Down ın the Mexıco

2020 Ocak’ta yapabilmişim son seyahatimi. Sanki aradan 1.5 yıl değil, yıllar geçmiş gibi. 30 Ağustos’ta ne yapalım heyecanı bastırdı. Yine Kaş’a mı gitsek? Yoksa başka bir çılgınlık yapıp bizi çağıran yollara mı düşsek? Ama henüz erken. Hayır değil. Vaka sayıları da düşmeye başladı. Hem artık 2 aşım var. Yetmez mi? Bence yeter. Ta sene başından beri kafamda olan 3 rota var. Neredeyse tüm adımları araştırılmış, excele dökülmüş. O günkü kuru giriyorsun, hoop sana maliyeti çıkartıyor. Tamam, listemi gözden geçiriyorum. Bu mevsim Meksika’nın balina köpekbalığı mevsimi! Hem de Meksika kapılarını turistlere açmış durumda. Tamam oldu bu iş. Hemen ince düzeltmeler, hemen uçak bileti bakmalar. O kadar inanamıyorum ki gidebilme ihtimalime, bir iki kişi dışında kimseye söylemiyorum. Totem yaptım, o derece. Vakit yaklaştıkça beni bir gerginlik sarıyor. Oranın yağışlı mevsimi, tamam bu kabul edilebilir bir durum. Peki kasırga? Dalga geçmiyorum, kasırga! “Karaya ulaştıktan sonra bir miktar gücünü kaybeden Grace, saatte 28 kilometre hızla batıya dogru ilerlemeye devam ediyor”, etsin lütfen; en batıya, en uzağa… Arkadaşımın bir tanıdığı Tulum’a yerleşmiş. Diyor ki, “bu mevsimde Tulum’a mı gelinir ya, kasırga zamanı, her yer ‘Seaweed’ (yosun) dolu ve sürekli yağmur yağıyor. Ayrıca Covid çok yaygın ve Meksika kırmızı listede”. Off, tamam, sakin. Dakika başı hava durumu kontrol etmekten kafayı yemek üzereyim. Tüm hafta yağışlı. Tamam, yağmurluk bir çözüm. Yaptık bir hata, bu da bizim hikayemiz olsun; başrollerde Meksika, ben ve yağmur.

Uçağa biniyorum. 18 saat 30 dakikalık kısa bir uçuş olacak. Açıkçası benim için çok sorun değil, malum uçakta ya yemek yerim ya da uyurum 🙂 Uçak THY sayfasında belirtilenin aksine direk Cancun değil, Mexico City aktarmalıymış. Yeni kabin ekibi geliyor. Bacaklarımı açmak amacıyla arkaya gidip açık kapıdan azcık soluklanıyorum. Uçak dağılımı ilk defa ilgimi çekiyor. Çoğu İngilizce ve İspanyolca konuş-a-mayan yurdum insanı. Kabin görevlisi ile kısa bir sohbete başlıyoruz. Diyor ki, “Bu gördüğünüz insanların çoğu sınırdan içeri giremeyecek, belki siz de. Meksika Covid başından beri kafasına göre insanları kapıdan geri çeviriyor. Biz aynı kişileri 2 gün sonra Türkiye’ye geri götürüyoruz. Neden Meksika’yı tercih ettiniz bilemiyorum ama hem şu mevsim tekin değil, hem de ülkenin kendisi…” Tamam. Covid, kasırga, yağmur, hepsiyle başa çıkabilirim ama gerisin geri dönmeyle HAYIR! 18 saat 30 dakika uçtum ben! Kimse beni ülkeme geri yollayamaz, tabi ben de istemediğim sürece.

Sınırdan içeri alınmayan kişilerin kilitli kaldığı odayı görüyorum. Gerginliğim her geçen saniye daha da artıyor. İnsanlar camlara vuruyor. Korkarak görevliye yaklaşıyorum. Meksika vizemden daha uzun süre ABD vizeme bakıyor ve damgayı basıyor. OHHHH!!!! Yendim seni Meksika! Bekle beni!

Araba kiralama şirketi ayarlıyorum, internettekinden daha ucuza, pazarlık yaparak. Çok güler yüzlü insanlar, bana diyorlar ki “O kadar şanslısınız ki, kasırga tüm yosunları götürdü. Ayrıca hava da çok güzel”. Evet, işte bana böyle şeylerle gelin. Hemen aramızda oluşan o güzel kimyayı kullanarak yemek yiyebileceğim bir yer soruyorum Cancun’da. Yol üstünde telefon hattı alıyorum. Off, tavsiye ettikleri yer bir şahane. Las hijas de la tostada, Cancun oteller bölgesinde. Efsane bir kokteyl içiyorum. Daha da gecikmeden Tulum’a, evime geçiyorum. Ertesi gün dalışım var. İlk kez Karayiplerde dalacağım. Heyecanımı biraz daha öteliyorum. Esas amaç bu değil, balina köpek balığı Çarşamba.

Cozumel her şeyi ile bir dalış adası

Playa Del Carmen’e geçip dalış okuluna uğruyorum. Not etmeden geçemeyeceğim, şimdiye kadar birim dalış başına daha fazla para ödemedim. Hemen Cozumel ferrysi sırasına giriyorum. Arada beni sıradan çıkartıp karaborsa bilet satmaya kalkışan dayılarla karşılaşsam da yılmıyorum. Biz Türk’üz, neler gördü bu gözler… (daha neler görecek ama bu konuya sonra değineceğim) Ferry çok sıkı. Herkes maskeler takılı seyahat ediyor. Canlı müzik var. Hem de güzelinden. Cozumel adasında dalış okulu yetkilileri tarafından karşılanıyorum ve hemen dalış teknesine geçiyorum. Dalışlar sorunsuz geçiyor. Bir kaç snapper, stringray, lobster görüyorum. Sualtı mercan yapısı olarak beklediğimden çok daha güzel. Dalış sonrasında nachos yiyebileceğim ve margarita (mezcal ile yapılmış olacak) içebileceğim bir yer buluyorum. Akabinde Playa Del Carmen’e dönüyorum. Sokaklarında yürüyorum. Amacım Frida müzesini bulmak. Grafitisi önünde fotoğraf çekilmek. Buenos Aires’te sokak sokak aramış ve bulamamıştım. Buraya nasiptir diye düşünüyorum ama yine bulamıyorum. Her işte bir hayır vardır derler, hakikaten öyle. Sahilde inanılmaz güzellikte bir mekan buluyorum, Fusion Beach Bar Cuisine. Canlı Raggy çalıyorlar. Sahilde ayaklarımı kuma gömüp oturuyorum, yıldızların altında güzel bir müzik, hafif bir meltem ve elimde michelada. İyi ki gelmişim.

El Pit Dalışı-sol üstteki grupta bendeniz

Ertesi gün direk Cenote dalışlarımız için El Pit’e gidiyorum. El Pit yerin altında bir sonraki durağım olan Dos Ojos’a bağlıymış. Bu bölgedeki en derin Cenotelerden biri. 40’lı metrelerde kemik göreceğim. Rehberimin vaadi bu yönde. Ekipmanlarla zorlu bir merdiven inişinden sonra suya atlıyorum. Tuzlu su tatlı su karışımının olduğu 10 metreler bir hayli bulanık. Sonrasında bir de H2S tabakası var. Rafineride çalıştığım senelerce H2S’ten korkup, insanlara da korkmaları gerektiğini anlatan ben değilmişcesine El Pit’te hayranlıkla izliyorum. Suyun içinde bir pus tabakası. Kemiklere yöneliyoruz. Sonra rehberim omzumu dürtüyor ve arkamı dönüp manzaraya bakmamı söylüyor. Allahım!! Bu nasıl bir sahne, içeri süzülen ışık huzmeleri ve arkalarında hava kabarcıkları çıkartan dalıcılar. Açık ara en iyi dalışlarımdan bir tanesi.

Dalış rehberimi araba ile orman içinde takip ederken tarantula görüyorum ve duruyorum. Burda herşey bakir ve ben çok mutluyum. Dos Ojos dalışı da çok iyi geçiyor.

Karayiplere karşı duruşum

Esas rotam olan Holbox’a doğru yola koyuluyorum. Arabayı Chiquilá’ da park ederken yanıma yeterli nakit almadığımı koşarak yetiştiğim ferrynin kalkmasına 2 dakika kala farkediyorum. Keşke rehbere o kadar bahşiş vermeseydim. Çevrede banka namına hiçbirşey yok. Bileti almak için tüm naktimi kullanıyorum. Orda da aç kalırım yapcak birşey yok. Allahtan WhaleShark turumu önden ödemişim. Bu arada şans mıdır nedir bilinmez yağmura hep arabada rastlıyorum. Dışardayken bulutların arasından güneş bana göz kırpıyor. Ada inanılmaz değişik. Çok dinledim ama insan görmeden tam anlamıyor. Yol yok (belli ki belediyesi AKP’li değil). Her taraf kum. Araba yok. Her taraf golf arabası. Güneşi batırmak için eşyalarımı bırakıp sahile gidiyorum. Zomay’da keman eşliğinde günü batırıyorum. Ertesi gün için aşırı heyecanlıyım. Dalış hayatımda en çok görmeyi istediğim hayvanı göreceğim. En büyük balığı. Hızlı bir kahvaltıdan sonra tekneye geçiyoruz. 3 saat boyunca arıyoruz. Ya yavaş yavaş umudunu yitirmekten ya da deniz tutmasından suratlar asılmaya başladı. Ben inanıyorum ve beklediğim mesaj tekne telsizinden geliyor. Rehber hazırlanın diyor. Ben içimden konuşuyorum, 2006’dan beri hazırlanıyorum, artık hazırım. Ve suya atlıyorum. Burun buruna geldiğim o koca, o muhteşem hayvan nefesimin kesilmesine neden oluyor.

Dünyanın en büyük balığı

O zarif güzellik meğer su altında ne kadar da hızlı hareket ediyormuş. Kulaklarımda rehberin uyarısı çınlıyor; “çok uzun süre yüzmeyin, sonra tekrar atlarsınız”. Yemezler, ben onunla daha çok vakit geçircem ta Türkiye’den onu görmeye gelmişim hayatta bırakmam diyip paletlere asılıyorum.Kendimden geçmiş bir şekilde palet çırparken arkadan birisinin paletimi çekiştirmesi ile ayılıyorum. Adam nefes nefese 🙂 İkinci dalışı da benzeri bir şekilde sonlandırıyorum. Tekneye çıktığımda yüzümde engel olamadığım aptal bir gülümseme var. Aşırı mutluyum. Kimsenin bu mutluluğu bozmasına izin veremem. Rehber “Niye konuşmuyorsun, yoksa üzüldün mü” diye soruyor. Şşşşşşş! Konuşma, şu an farklı bir evrendeyim. Ama tüm duyularım açık. Yunus sürüsü görüyorum ve tekneyi durduruyorum. Suya atlamaya hazırım, ama ne yazık ki izin yok. Teknede 2 Fransız ile tanışıyorum. Laurie ve Thomas. Bir de İspanyol bir çift var ama hiç sosyalleşmeye niyetleri yok ve benim için çok hızlı ispanyolca konuşuyorlar. Cabo Catoche’ye gidiyoruz. Rehber ve botu kullanan skipper arkadaşımız yarım saate yemek hazır diyor. Menümüzde ceviche var. Snapper ve Hawkfish 6 limonun suyunun sıkıldığı bir kapta bekletiliyor. Üstüne soğan ve avokado. Yanına nachos. Küçük bir teknede bile adamların başardığı yemeği ben tam teşekküllü bir mutfakta yapamam. Net. Burdan tekrar adaya dönüyoruz.

Tabi ki foto benim değil, biyoluminisansın neye benzediğini hatırlamak adına..

Karar verdim. Holbox’ta 1 gece daha kalacağım. Hemen konaklayacak bir yer arayışına giriyorum. Yeni Fransız arkadaşlarımın beni yönlendirdiği otel pahalı geliyor. O an gerçekle yüzleşiyorum: 25 yaşında hayata yeni atılmış Fransızlardan daha fakirim. Olsun, gönlüm zengin. Güneşi yine Zomay’da batırıyorum. İnanılmaz güzel bir deephouse eşliğinde. Bu gece önemli bir gece çünkü biyoluminisans göreceğim. Bana tek başıma gidersem timsahlar tarafından ısırılabileceğimi iddia eden para tuzağı turların aksine gerçekten samimi bir Holbox’lu ile tanışıyorum ve bana izlemem gereken rotayı anlatıyor. Ayaklarımı suya sokarak sahilde yarım saat yürüdükten sonra yeterince karanlık olduğunda biyoluminisans ayaklarımın dibinde! Ve tabi ki o anı daha da eşsiz kılmak adına denizde çıplak yüzüyorum. Beni görebilecek kimse yok. Kıyafetlerimi ve cep telefonumu bu karanlık ortamda tekrar bulabilecek miyim kaygısı olsa da kendimi akışına bırakıyorum.

Geri döndüğümde Hot Corner isimli mekanın önünde canlı müzik eşliğinde sokakta dans etmeye başlayan insanları görüyorum. Köşedeki marketten Pacifico’mu alıyorum ve kaldırıma oturuyorum. Çok kısa bir süre içerisinde köşe insanlarla doluyor. Mekan boş ama sokak çılgınlar gibi dolu. Herkes dans ediyor. Ben de kendimi müziğe kaptırıyorum. Fransızlar da gelip bana katılıyor. Bu gerçekten hayal gibi bir gün oldu. Önce whaleshark, sonra biyoluminisans ve sonra sokak partisi. Ertesi sabah kahvaltı etmek için mekan arıyorum ama pek çoğu su bittiği için kapalı. Naranjas diye bir mekana oturuyorum. Gerçekten çok güzel bir kahvaltı yapıyorum ve ardından adayı mükemmel anılarla terkediyorum. Döndüğüm akşam biraz da Tulum gecelerini göreyim diye araba ile keşfe çıkıyorum. Öndeki araba izinden gidince polis durduruyor. Hızlı hızlı ispanyolca konuşuyor. Dostum “hablo espanol un poco, no entiendo” Birden konuşmaların arasında geçen para miktarını anlıyorum. 500 peso verip bu tatsız ortamı sonlandırmak istiyorum. Bir anda o hızlı ispanyolca konuşan polisin içinden ponçik bir panda çıkıyor. Omzuna asılı tüfeği ile bir o yana bir bu yana salınarak yavaş yavaş ingilizce nerde kalıyorsun, Meksika’yı sevdin mi gibilerinden sohbet etmeye çalışıyor. Yani hani biz Türk’tük yemezdik? Yedik efendim, üstüne de soğuk bir su içtik.

New7Wonders-Dünyanın yeni 7 Harikasından biri-Chitcan Itza Piramidi

Chichen Itza’ya gidiyorum.  Mayaların matematik, mimari ve astronomi bilgilerine hayran kalıyorum. Dönüş yolunda önce Cenote Ik Kil sonra Cenote Suytun’a gidiyorum. Yine yola koyulmadan önce izlediğim ve okuduklarımın aksine adeta cenoteleri kapatmışım gibi tek başıma takılıyorum. Hemen arabaya atlayıp Valladolid’e geçiyorum. Cenote Suytun içindeki mükemmel ışık hüzmesini gördükten hemen sonra bastıran yağmurda dışarda olmamak adına öğle yemeğimi Yerbabuena Del Sisal‘da yemeye karar veriyorum. Fransız arkadaşlarla burda karşılaşıyoruz. Tamales, huevos en cazuela ve tacos yiyorum. Yanına mezcallı mojito. Meksika’da yediğim her yemek mi güzel olur ya. Olur valla. Burdan kalkıp şehrin sokaklarında kayboluyoruz. Günü batırmak için Fransızların otelinin yanında içmeye devam ediyoruz.

Kadehte durduğu gibi durmuyor

Ertesi sabah sakin çünkü tek planım kendimi Tulum’un muhteşem Playa Paraiso‘suna atmak. Gece Batey Mojito and Guarapo Bar‘da canlı müzik eşliğinde hayatımda içtiğim en güzel Mojito’lardan birini içiyorum. Akabinde DT Rooftop‘taki partiye katılıyorum.

Gitmeden önce ablamdan aldığım tavsiye ile Selvetica‘ya gitme kararı alıyorum. Yağmur ormanlarının üstünde zipline yapmak değişik bir tecrübe. Herşeyden önce ormanın içine girmek bile başlı başına heyecan verici. Uzun ziplineları ile bir hayli güzel vakit geçiyorum. Efsane fotoğraflarımı çekmişler. 80 USD verirsem benim olacakmış fıstık. Bir kere daha ne kadar fakir olduğumuzu anlıyorum. Üzülüyor muyum ? Hayır. Yola devam. Selvetica dönüşünde Cancun’dan Isla Mujeres’e geçiyorum. Yine şans eseri Gurú Beach Club‘a yolum düşüyor. Muhteşem bir canlı müzik eşliğinde guacamole yiyorum. Tabi ki yanında enfes bir kokteyl ile birlikte. Geri kalan günlerde sahil Tulum ve Cenote üçgenini arşınlıyorum. Bu arada hayatımda yediğim en güzel tacoları Taqueria Honorio‘da yiyorum.

Selvetica’da 1 fotografın 80 USD olduğunu duyunca doğaçlama yapan ben

Arada yağmur da görüyorum, ara ara yosun da. Başta hesapladığım bütçenin bir hayli üstüne çıkıyorum, çünkü cenote girişleri dahil olmak üzere herşeye zam gelmiş. Nedenini sorduğumda Covid kaynaklı olduğunu öğreniyorum. Ama bunların hiç birisi tatilime gölge düşürmüyor. Tüm olumsuzlukları ile her biri bir anda birer Meksikolog olan arkadaşlara inat Yucatan bana umduğumdan fazlasını verdi. Güzel yemek, güzel kokteyller, güzel müzik ve güler yüzlü insanlar. Burda rüyada gibiyim. Hiç bitmese diyeceğim bir rüya. Ama her rüya gibi o da bitiyor. 12 saatlik dönüş uçuşundan sonra kendime gelebilmek ve rüyanın etkisinden çıkabilmek için yoğun çaba sarfediyorum. Deneyebileceğim tüm Meksika restoranlarında taco deniyorum. Evde Meksika Playlistleri çalıyorum. Yok, olmuyor, aynı tadı vermiyor. Demek ki yine yollara düşeceğiz, mecbur…

Meksika- bir de su altından..

OKUMALIK DİNLEMELİK

Bubush’un ortaya karışık listesi:

https://www.goodreads.com/review/list/47599687-burcu-terzioglu?shelf=meksika

2 thoughts on “Down ın the Mexıco

  1. Bubush heyecanla şimdi sırada ne var diyerek okudum. Anını yaşadığın, hayalinden fazlasını tattığın bu gezi herkese ilham olsun.

Leave a Reply to ÖzgenCancel reply