Sene 2019. Daha Covid-19 hayatlarımıza girmemiş, evlere kapanmamışız. Ekonomimiz halen tutunmaya çalışıyor. Şu an 19 TRY civarı olan 1 Ürdün Dinarı o günlerde 8 TRY. Uçak şirketleri o zamanlar mantıklı kampanyalar yapıyor. Bu kampanyalardan birinde anneme Ürdün’e gitmek istediğimi dillendiriyorum. Annem “ben de gelirim” diyor. Ooo nasıl hoşuma gidiyor, üç Terzioğlu kadınının birlikte seyahat fikri. Hemen bir heves araştırmalara girişiyorum. 3 gün gibi çok kısa bir süremiz var ama olsun, sonuçta İsraillilerin yapamayacağımı iddia etmelerine rağmen bir günde İsrail’i gezmiş insanım. Herşeyi ucu ucuna ayarlamaya çalışıyorum. Ankara’dan Queen Aila havalimanına 2 saat süren bir seyahat yapıyoruz. Başak sim kart alırken ben de kiraladığım aracı teslim alıyorum. Vakit kaybetmeden yola koyuluyoruz. Bir arzum var; annemle, ablamı Lut Gölü’nde yüzdüreceğim. Evet, hani şu Tevrat’a konu olmuş, o da yetmemiş bir de Kuran’a girmiş lanetli Lut Kavminin ikamet ettiği dolaylarda bulunan, dünyanın deniz seviyesinden en aşağıda olan göl ünvanına sahip Lut Gölü. Nam-ı diğer Dead Sea. 16:00’da Amman’dan yola koyuluyoruz. İnanılmaz dar köy yollarından geçerek 17:15’te Ramada’ya varıyoruz. Resepsiyondaki delikanlı sahilin 17:30’da kapanacağını söylüyor. “Ama neden?” diye soruyorum. Lut Gölü’nün İsrail kısmında yüzdümdü, böyle bir saat kısıtlaması görmedimdi. Güvenlik önlemleri nedeniyle bu şekilde olması gerekiyormuş. Ben anacığımı ta Ankara’lardan Lut Gölü’de yüzsün diye getirdimdi. Bugün tek şansımızdı. Bir oluru olamaz mıydı? Lütfendi, alttan girildi, üstten çıkıldı ve resepsiyonist ikna edildi.

Lut Gölü’nde çimen 3 Terzioğlu
Ohh, seyahatimizin ilk ayağını tamamlayacak olmanın keyfi yüzüme yapışıyor. Bu arada adam haklı çıkıyor, hakikaten sahilde kimse yok. Sadece annem, ablam, ben ve otel görevlisi. Ayarlasan böyle bir manzaraya denk gelemezsin, o derece. Önce çamur banyosuna giriyoruz, sonra göle. Güneşi bu şekilde batırıyoruz. Keyfimize diyecek yok. Otele dönüp annemle bir de havuz keyfi yapıyoruz. Sabah 03:00’te yola koyulmamız gerektiği için yemekten sonra hemen yatıyoruz. Yol macera dolu geçiyor. Ürdün’de şehirlerarası karayolunda hiçliğin ortasında birden bire önümüze çıkan kasisler ile iyice uyanıyoruz. Onca yıllık İSG kariyerimin en başarılı olayına imza atıyorum: anneme arabanın arka koltuğunda emniyet kemeri taktırıyorum 🙂
08:30’da Wadi Rum’dayız. Gelmeden önce ayarladığım Wadi Rum Nomads‘ın yerine gidiyoruz. Çaylarımızı içerken bizle gelecek olan 2 Alman; Clemens ve Jacop ile tanışıyoruz. İlk durağımız adı, Lawrance’ın burdan su içtiği rivayetine istinaden Lawrance Spring. Poşu satın alıyoruz, tur rehberimiz Habis’e bedevi stili olacak şekilde kafamıza taktırıyoruz. Akabinde “red sand dune”-kırmızı kumula- gidiyoruz. Hep o film sahnelerinde olan çöl kumullarında yürümenin gerçekten ne denli zor olduğunun burda farkına varıyorum. Hemen Khazali Kanyonuna geçiyoruz. Kanyon girişinde Gondor’un beyaz ağacı bizi karşılıyor.

Khazali Kanyonu girişindeki ağaç-adeta Gondor’un beyaz ağacı ve 40 yaşlarında 2 yetişkin
Burdan sonra sırayla, Little bridge, Lawrence house, Burdah rock bridge, mükemmel kokulu çöl bitkileri ve kuş cıvıltıları ile dolu Abu Khashaba Kanyonu’na geçiyoruz. Öğle yemeğimizi Habis yapıyor. Bedevi usülü kuru fasulye ve salata. Arabayı bana veriyor. Çölde de araba kullanmadım demem. Develerin olduğu bölgede mola veriyoruz ve Halis’e bezdirici sorularımı sıralıyorum. Bu sayede gün boyunca yer yer gördüğüm ayaklarına bağlanan iplerin Arabistan gibi çok uzun mesafe yürümelerini engellemek için olduğunu, arkalarına bağlanan torba tarzı çuvalların, üzerlerindeki kırmızı işaretlerin hep deve sürülerini tanımak amacı ile yapıldığını öğreniyorum. Arap yarımadasında yaygın olan tek hörgüçlü develer. Doğduklarınan çok kısa bir süre içinde yürümeye başlayan develer. Bedevilerin zor koşullu çöl hayatlarının vazgeçilmez yol arkadaşı develer. Hayran kalmamak mümkün değil. Aklıma ülkemdeki gereksiz deve güreşleri geliyor. Hüzünleniyorum…

Yine bir günü daha batırıyoruz, Um Sabatah’ta. Gençleri kamplarına bırakıyoruz. Kendi kampımıza doğru yol alıyoruz. Yavaş yavaş en heyecanlandığım kısma yaklaşıyoruz, çöl gecesi. Aynı zamanda da konaklama konusunda merak içerisindeyim. Tüm seyahatin en pahalı, en lüks konaklaması; Aicha Luxury Camp‘ı görünce feci bir hayal kırıklığına kapılıyorum çünkü çok ışık var, bu kadar ışığın olduğu yerde yıldızları nasıl göreceğiz? Cevap basit: çölde yürüyerek. Moral bozmadan çadırımıza yerleşiyoruz ve restoranda inanılmaz bir yemek yiyoruz. Nargilemizi tüttürdükten sonra annem ve ablamı çadıra bırakıp adımı yazdırdığım çöl yürüşüne- Star Gaze- katılıyorum. Yaklaşık 10 dakika kadar yürüdükten sonra inanılmaz bir gökyüzü ile karşılaşıyorum. Hemen kum tepelerine oturuyoruz. Rehberimiz takım yıldızlarını pointer ile işaret ediyor. İlk defa Boğa Burcu takım yıldızını çıplak göz ile görüyorum. Her yer ışıl ışıl. Çok mutluyum. Rehber özel flaşları ile yürüyüşe katılanların fotograflarını çekiyor ve bu geceyi ölümsüzleştiriyor. Aklımda kampa tek başıma ışığımı kapatarak yürüme fikri düşüyor. Ekibi arkamda bırakarak bu fikri hemen hayata geçiriyorum. En keyifli yürüyüşlerimden bir tanesini tecrübe ediyorum. Üstüne üstlük elimdeki fenerin de pili bitince yıldızların rehberliğinde kampa dönüyorum. Unutulmayacak bir gece sona eriyor.

“Çölde gece” Not:Dünya üzerindeki hiç bir kamera bu gözlerin gördüğü gibi çekemez.
Ertesi gün Petra’ya doğru yollanıyoruz. Otelimiz milli park girişine servis yapıyormuş. Anacığım için çok sevindirici bir haber. Siq Kanyonunda da yokuş aşağı kaptırıyoruz. Kanyona, daha doğrusu kanyonda Nebatilerin yapmış olduğu su kanallarına hayran kalıyorum.
Ve o an geliyor: El Khazne. Hislerimi anlatabileceğimi sanmıyorum ama yine de şansımı deneyeyim: dil tutulması, tüylerimin diken diken olması, kalp atışlarımın hızlanması… Neyse ki tek başıma değilim. Bizim kızlar da aynı durumda. Annem hayran hayran kenara oturuyor ve yapıyı gözünü kırpmadan izliyor. Bizim Başak ile tepeye tırmanmamız lazım. Rehbersiz izin olmadığını öğreniyoruz. Başta çok kızıyoruz ama rehberimiz Audi ile tırmanmaya başladığımızda hak veriyoruz. O olmasa mümkün değil.

Biz kalp El Khazne-Beni ağlatan ender yerlerden biri
Akşam yemeğini Al-Wadi restoranda yiyoruz. Bedevi yemeklerinin en ünlüsü Mansaf bizi bizden alıyor. Bu yemek pilav, sulu yoğurtlu sos ve lavaş ile geliyor. İdeal lokma hepsinden bir parça alınarak olmalıymış. Annemi otele bırakıyoruz. Başak ile Petra at Night etkinliğine gidiyoruz. Vadide yürüyüş yolunun kenarlarına fenerler konmuş. Atmosfer inanılmaz güzellikte. El Khazne’yi o haliyle görünce artık göz yaşlarıma daha fazla hakim olamıyorum. Yerlere konmuş minderlere oturuyoruz. Çay servisi yapılıyor. Ortada masal anlatıcısı. Arada kavalını da çalarak masallarına başlıyor. Gözlerimizi kapattırıyor. Ben milattan önce 1. yy’a ışınlanıyorum. Binbir gece masallarındayım. Uyanmak istemiyorum, ama anlatıcı gözlerimizi açmamızı istiyor ve tam o sırada bir ışık şöleni başlıyor. Günü mükemmel bir finalle noktalıyoruz.

El Khazne’ye biri gündüz aşık olmadıysa, kesin gece olur..
Son günümüzde yola çıkıyoruz. Amman’a dönmeden Madaba’daki tarihin ilk Filistin haritasını görüyoruz. Bunca yıldan günümüze az zararla gelebilmiş olması beni çok etkiliyor. Haritadaki çoğu yere gitmiş olmak da ayrı bir keyif veriyor. Kilisenin hemen karşısında hediyelik eşya satan bir dükkana giriyoruz. Dükkan sahibi Türk olduğumuzu duyunca ismi lazım olmayan kişiyi ne kadar çok sevdiğini söylüyor. Sebebini sorduğumda Türkiye’yi inanılmaz (!) kalkındırdığını, Türkiye’nin bundan 20 yıl kadar önce Mısır gibi olduğunu, ancak şu anda tam bir batı medeniyeti olduğunu söylüyor. Dayıya Mısır’a ya da Türkiye’ye gidip gitmediğini soruyorum. Tabi ki gitmemiş. Kendisine gerekli açıklamaları yaptıktan sonra ismi lazım olmayan kişi sayesinde indirimimizi kapıp dükkanı terkediyoruz. Burdan havaalanına gitmeye çalışırken trafiğin ne kadar feci olduğunu, insanların nasıl yola atladığını deneyimliyoruz. Neyse ki kazasız belasız havalimanına ulaşabiliyoruz.

Tarihteki ilk Filistin haritası
Ürdün geneli itibariyle beni çok etkiledi. Benim için Orta Doğu’nun en keyifli ülkesi olabilir. Deneyimlediğim insanlar hakkında yorum yapacak olursam Bedevileri tek geçerim. Çöl hayatına kendilerini çok güzel adapte etmişler. Kendilerinin de söylediği gibi “Don’t mess with the Bedouins” Petra’daki insanlar ise bana Mısır’da her fırsatta herkesi kazıklamaya çalışan esnafı anımsatıyor. Acaba neden Nebati Kültüründen sadece rantsal anlamda nasiplerini almışlar da mühendislik ve şehir bölge planlamacılığı gibi meziyetleri bırakmışlar. Genelleme yapmak tabi ki yanlış, 2 günlük bir sürede tüm şehir insanlarını gömmek istemem.
Lut gölünde yüzmek, çölde gece geçirmek, Petra’da El Khazne’yi gündüz ve gece görebilmek…
Aklımdaki pek çok şeyi gerçekleştirebildim. Dalış ve Wadi Mujip gibi pek çok kanyon ziyareti bir sonraki sefere kaldı. Bir daha Ürdün’e gidecek olma fikri ise yüzümde bir engel olamadığım bir tebessüme neden oldu. Kısaca; seni seviyorum Ürdün.
OKUMALIK-DİNLEMELİK
Bu listeden çıkamıyorum, başa alıp alıp dinliyorum…
