Şubat 2022’de Estarreja tesisimizde bakım çalışmaları kapsamında destek vermek için gittim Portekiz’e. Hep görmek istediğim, çok merak ettiğim bir ülke olduğu için önceki ve sonraki haftasonunu da bağlayarak rotama Porto ve Lizbon’u da eklemiş oldum.
Seyahatim Porto’dan başladı. Havalimanından tren ile şehir merkezine geldim. Konaklayacağım mekan yorucu bir yokuşun sonunda beni bekliyordu.
Tek başına seyahatin birinci kuralı; söylenecek kimse olmadığı için o yokuşları seve seve çık.
Hava, mis gibi. İlk durağım “Capela das Almas (Ruhların Şapeli)”. Sanırım daha önce böyle bir bina cephesi görmedim. Nasıl bir emek, nasıl bir estetik anlayışı. Aşık olmamak mümkün değil. Aslında Porto’daki çoğu binanın cephesi Azulejo adı verilen bu çini fayanslarla kaplı. Azulejoyu, Endülüs döneminde Araplardan öğrenip daha da geliştirmişler. Tabi sadece dekoratif değil, evlerini serin tutabilmek için kullanıyorlar.

Ruhların Şapelinin cephe Azulejoları önünde...
İkinci durağım Mercado de Bolhoa. Bu pazarın kalıcı adresi yaklaşık 3 senedir restorasyon çalışmaları sebebiyle kapalı, ama bu bir engel teşkil etmiyor. Geçici adresi öğrendim. İçerde el işinden hediyelik eşyaya, deniz ürünlerinden çiçeklere, şarküterinden şarap dükkanına ne ararsam var. Karnım acıkmaya başladığı için güzel bir sandviç, Pastel da Nata ve tabi ki mükemmel Porto şarabı ısmarlıyorum. Arka masama Amerikalı bir çift oturuyor. Laflamaya başlıyoruz, beni masalarına davet ediyorlar.
Tek başına seyahatin ikinci kuralı; sadece kendi istediklerini yap. Dilediğin kadar sosyalleş, koşturmadan anını yaşa.
Şarap içip gezilerimizden bahsediyoruz. Çift birkaç ülkede şansını denedikten sonra yerleşmek için Porto’da karar kılmış. Neden Los Angeles’deki evlerini terkedip buraya yerleştiklerini sorduğumda beni şaşırtan bir cevap alıyorum. Micheal diyor ki, “Sadece giydiğim giysi, taktığım saat ile değerlendirilmekten sıkıldım. Avrupa’da hayattan zevk alan insanlarla yaşamaktan daha çok keyif alıyorum”. Beni şaşırtıyor çünkü Amerikalı bir çiftten beklemediğim bir açıklama.
Sadece tek başına değil tüm seyahatlerin ortak kuralı; tüm önyargılarından kurtul.
Amerikalı çiftten öğreniyorum ki şarapları aldığımız arkadaş bu bölgedeki en iyilerinden biri. Kendisi ile sözleşiyorum, kapanma saati 18.00.
Porto şarabından çakır keyif bir vaziyette kendimi sokaklara atıyorum. Bir sonraki adresim belli. Dünyanın en güzel kitap dükkanı: Livraria Lello. Girişte 5 € bilet parası ödüyorum. Tam o sırada cep telefonum beni yolda bırakıyor. O da artık yaşlı bir telefon, benim tempoma yetişemiyor. Lello’ya geri dönecek olursak, burası Harry Porter filmindeki kütüphaneye esin kaynağı olmuş. İçerisi kitap ve ahşap kokuyor. Kendini kaybetmemek mümkün değil. Kısa sürede vaktimi verimli geçirmek suratiyle koklayabileceğim maksimum sayıda kitabı açıp kokluyorum 🙂 Tavsiye üzerine Portekiz’li bir yazar olan Camilo Castelo Branco’ya ait Love of Perdition kitabını alıyorum. Küçük bir süpriz, girişte ödemiş olduğum bilet parası kitabın ücretinden düşüyor.

Cep telefonumun şarjının bitmesi ile edindiğim Çinli arkadaşımla fotoğrafım
Şarjımın da bitmesiyle eski usül, elimde harita ile şehri keşfetmeye başlıyorum. Böylesi çok da güzel geldi, ne yalan söyleyeyim. Carmo Kilisesi‘nin önünden geçiyorum, üniversite bölgesinden aşağıya doğru iniyorum. Dünyanın en güzel tren istasyonlarından biri olan Sao Bento İstasyonuna geliyorum. Tam güneş batarken bu güzel istasyonu fotoğraflayamadığım için kendime kızıyorum. Çok da kızmamaya karar verip yokuş aşağı nehir kıyısına iniyorum. Günü Cais de Riberra‘da şarap içerek batırmak istesem de yer bulamıyorum. Escadas do Codecal‘dan yukarı yürüyorum. Yine mükemmel Azulejosu olan bir kilise olan Aziz Ildefonso Kilisesini keşfediyorum. Karşıma şans eseri çıkan, çok methini duymuş olduğum Majestic Cafe‘ye giriyorum ve en sevdiğim şeylerden biri olan rabanada (french tost, ailemizde nam-ı diğer balık ekmek) ile birlikte parmaklarımı yiyorum.
Haritamı bir kenara bırakıyorum ve ayaklarım beni Mercado de Bolhoa’ya geri götürüyor. Saatler 17.45’i gösteriyor. Mekan bomboş ama biz sözleştiğimiz için şarap dükkanı açık. Tadıma başlıyoruz. Şarap uzmanı değilim ama burdaki arkadaş bana öyle bir tadım yaptırıyor ki, viskiden alışık olduğum tadım tekniklerini hepsinde uyguluyorum. Meğer biz Porto şarabı diye bambaşka bir şey biliyormuşuz. Porto şarabı, likör gibi tatlı ve bambaşka bir şarap. Aslında tatlı şarabı sevmem ama bu şaraplar bambaşka. Yaklaşık 45 dakika şarap tadımı yapıyorum. 6 şişe şarap ile odama dönüyorum. Umarım dönüşte havalimanından çıkabilirim.
Akşam yemeğimi Tapabento isimli bir Tapas restoranında yiyorum. Rezervasyon yaptırmadığım için dışarda bir miktar donarak oturuyorum. Bir anneanne ile genç bir çocuk işletiyor. Anneanne inanılmaz tatlı bir kadın. Herkese şefkatle yaklaşıyor. Sebze çorbası ile “wild tuna tataky” yiyorum. Yemekler gerçekten çok güzel.
Ertesi sabah erken uyanıp Manteigaria fırınında kahvaltımı yapıyorum. Dünyanın en güzel “Pastel da Nata”sını burda yiyorum.

Sao Bento İstasyonu
Sao Bento İstasyonunun bir gün önce çekemediğim fotoğrafını çekiyorum. Şansıma o saatte de boş. Azulejolar gerçekten çok güzel. Bir kez daha hayran kalarak kendimi yine yollara vuruyorum. Günlük seyahat kartı almamın ne kadar saçma olduğunu anlıyorum. Çünkü ben Porto’yu yürüyerek keşfettim. Başka türlüsünü de hayal edemiyorum. Burdan Se Katedrali‘ne geçiyorum. Çevresinde çok güzel sokaklar var ve ben bu sokaklarda seve seve kayboluyorum.
Porto maceramı sonlandırarak Estarreja’ya 30 dakikalık bir araba yolculuğu ile geçiyorum. Şöför Agustos o kadar iyi kalpli ki, otele girişimi yapana kadar bekliyor ve beni hemen alıp tren istasyonuna götürüyor. Tren istasyonunda kimsecikler yok. Sonra bir yolcu geliyor ve bana sadece Portekizce açıklaması olan makineden bilet almamda yardımcı oluyor. 1.95 €’ya Aveiro‘ya gidiyorum. Aveiro resmen bir yazlık mekan. Rengarenk. Hava yine mis gibi.

Aveiro Tren İstasyonu
Daha tren istasyonundan iner inmez, istasyona hayran kalıyorum. Melia Otelinin olduğu bölgeye geçiyorum, Aveiro nehri kıyısından yürüyerek nehirde Moliceiro botları ile turlayan insanları izliyorum. İş arkadaşım Guillermo ile buluşuyoruz. Costa Nova‘yı ve renkli binaları görmek için sabırsızlanıyorum. Yol üstünde kite sörf yapan insanlara denk geliyoruz. Burası kanallardan oluşan bir bölge ve su çok sığ. Bu sebeple su sporları için ideal. Costa Nova’da Atlantik Okyanusu manzarasına nazır şarabımızı içip günü batırıyoruz.

Fotografı ben çekmedim, Wikipedia’dan. Bendeniz çevreyi izlemekle meşguldüm
Akabinde tüm bir hafta boyunca Estarreja’da sabah 7.30 akşam 8.00 arasında çalıştım. Fiziksel olarak yoğun bir hafta olmasına rağmen, sahada karşılaştığım insanların yüzünde her gülümseme gördüğümde, her “merhaba”ma cevap aldığımda yorgunluğum aklımdan uçup gidiyor. Sahada tek başımayken karşılaştığım müteahhitler benimle Portekizce konuşmak için can atıyor. Ben ise tek tük konuşabildiğim İspanyolcam ile cevap vermeye çalışıyorum. Bir şekilde anlaşıyoruz. Bana isim takmışlar “Turca”. Turca aşağı Turca yukarı. Burdaki insanlara hayran kalmamak mümkün değil.
Bir gece işten çıktıktan sonra Taragona’lı arkadaşlarım Martha ve Alberto ile Restaurante Ancora‘ya gidiyoruz. Burası da bir nine ile oğlunun işlettiği bir esnaf lokantası. O gün menüde ne varsa onu yiyorsun. Ne kadar yersen ye tek bir ücret ödeniyor: 7 €. Sanırım Portekiz’de tıka basa en çok yemek yediğim gün bugündür. Bir diğer gece canımıniçi Renata’nın evine gidiyorum. Renata bana morina balığı ve Portekiz’in geleneksel yemeğinden yapıyor. Çocukları ile de birlikte inanılmaz keyifli bir gece geçiriyoruz. Bir başka gece yine Esterraja’nın en lüks, hatta belki de tek restoranı olan Oxala‘da yönetim ekibiyle birlikte yemek yiyoruz. Renata’nın benim için pişirdiği yemeğe dünyaları değişmem.
Cuma günü iş çıkışı birlikte Esterraja’nın içindeki Domino Bar‘a gidiyoruz. İçeride o kadar çok Dow çalışanı var ki, buraya “Dowmino” adını koymuşlar. Bir şekilde bir masa çevresinde kadın kadına kaldığımızı farkediyorum. Muhabbet inanılmaz keyifli, biralar da su gibi akıp gidiyor. Haftaya güzel bir nokta koyuyoruz.

Dowmino’da Dow Kadınları ile
Cumartesi günü Porto Havalimanından Lizbon’a geçiyorum. Günlük seyahat kartını alıp toplu taşıma ile konaklayacağım hostele yöneliyorum. Metro istasyonlarında acı bir gerçek ile karşılaşıyorum. Yürüyen merdiven ya da asansör namına birşey yok ve ben 25 kg’lık bavulum ile çaresizim.
Tek başına seyahatin dördüncü kuralı; asla merdivenlerden çıkartamayacağın kadar ağır bir bavul hazırlama.
Derken başka bir gerçekle daha karşılaşıyorum, bu sefer tatlısından; bu merdivenleri hiç bir zaman yardımsız çıkmayacağım. Mutlaka biri koşuyor ve yardım ediyor. Ben şaşırıp minnetler içerisinde yardımcı olanlara teşekkürler yağdırıken, onlar da “Bu kadar büyütülecek ne var ki?” dercesine suratıma şaşırmış bir şekilde bakıyor. Karşılıklı şaşırıyoruz. O kadar unutmuşum ki bunun nasıl bir his olduğunu…
Hostelim o kadar güzel, o kadar merkezi bir yerde ki, uzaklara gitmeden sadece bu civarda takılsam sıkılmam, o derece. Ama ben yine de kendimi sokaklara vuruyorum. Öncelikle Bairro Alto bölgesinde yürüyorum. Jardim de São Pedro de Alcântara‘dan Lizbon manzarasını izliyorum.

Tram 28
Buradan Praça Luis de Camoes‘e inip meşhur Tram 28’i bekliyorum. Okuduklarımında ötürü çok kalabalık olmasını beklediğim Tram 28 benim şansıma o kadar da kalabalık değil ve cam kenarında oturabiliyorum. Tram 28 rotası hakikaten çok güzel. Alfama‘nın daracık sokaklarından geçiyoruz. Sokaklarda tuk tuk, tramvay ve turistler kafakafaya geliyor. Tramvaydan Santa Maria Maior‘da iniyorum. Bu sefer Alafama Sokaklarında yürüyerek kayboluyorum. Jardim Julio de Castilho’da inanılmaz bir manzara. Sokak müzisyenleri, mis gibi bir hava, maskesiz turistler. Sanki Covid-19 hiç yaşanmamış.
Yolumun üstünde Katedral Se‘yle karşılaşıyoruz. Birbirimizin halini hatrını sorup yollarımıza devam ediyoruz. Museu de Cerveja‘da lokal biranın yanına morina balıklı kek yiyorum. Praça do Comercio‘dan 25 Nisan Köprüsü manzaralı fotoğraf çekmek isterken telefonum beni yine yarı yolda bırakıyor. Sokak satıcılarından ananaslı konteyl alıyorum. Bu esnada başka bir Çinli arkadaş ile tanışıyorum. O da bana tatilimin en güzel fotoğrafını armağan ediyor.
Odama geri dönüyorum. Hazırlanıp tekrar çıkıyorum. Bu akşam Fado dinleyeceğim. Mesa de Frades‘de rezervasyonum var. Tram 28 yine iş başında, tek farkla; içerisi bomboş. Mekan çok enteresan. Önce mezeler geliyor, ardından ev şarabı. Ana yemek gelmeden masamın önüne 2 sandalye çekiliyor. 2 genç delikanlı bu sandalyelere oturup çalmaya başlıyorlar. Bir tanesi normal gitar, diğeri ise adının sonradan Portekiz gitarı olduğunu öğrendiğim 12 telli gitarı çalıyor. Sonra vokalimiz geliyor ve şarkı başlıyor. O nasıl bir ses! Tüylerim diken diken. Fado, tarihini anlatan hikayelerin hakkını veriyor. Eşlerini denize yollayan kadınların beklediklerinin gelmemesi üzerine yakılan ağıtlar.
Bir İspanyol iş arkadaşım şöyle diyor; “Portekiz’in insanları da Fado gibi. Yüzleri ne kadar gülerse gülsün, bir tarafları hep hüzünlü ve sen o hüznü hep hissediyorsun”. Müziği canlı dinleyince arkadaşıma hak veriyorum. Fado onların karakterini yansıtıyor. Bazen neşeli ama derinden hep hüzünlü…

1 gece önceki sokak partisinin bardaklarını yerde gördüm ve üzüldüm. Saat 14.00’da geçtiğimde tertemizdi..
Son günüme pembe caddeye giderek başlıyorum. Hemen akabinde Elevador da Gloria‘ya geçiyorum ama ilk seferin saat 9.15’te yapılacağını öğreniyorum. Kahvaltı için de Fabrica de Nata‘da Pastel da Nata yiyorum. Türkiye’ye getirebilmek için kutu şeklinde de alıyorum. Ben bu Pastel da Nata’lara hayran kaldım. Biraz daha Portekiz’de kalırsam Türkiye’ye yuvarlanarak dönebilirim.

Pastel da Nata-beni buraya gömün
Görmek istediğim bir yer daha var: Belem Kulesi. Eğer bana hangi devirde yaşamak istediğim sorulsaydı yüksek ihtimal cevabım her hafta Dünya haritasının güncellendiği 15-16. yy olurdu. Mekan ise Portekiz. Belem Kulesi’nin konuyla alakası nedir sorusunun cevabı ise, bu kule işte o kaşiflerin anakarayı terkedip uzak denizlere yelken açtıkları yer. O atmosferi hala yaşayabiliyor insan. Peki bu kule kimleri uğurlamış; Vasco de Gama, Bartolomeu Dias, Macellan (gerçi kendisi aradığı desteği Portekiz’den bulamayınca soluğu İspanya’da alır ya olsun) ve daha niceleri. Belki Tordesillas Antlaşması olmasaydı çok daha fazla Portekizli kaşifin adını zikrediyor da olabilirdik. Ama bu kadarı bile yeter de artar.

Torre de Belem
Görmek istediğim yerlerin tamamını görmüş, pek güzel Portekiz yemeklerinden-özellikle Pastel Da Nata- yemiş ve bol bol Portekiz’li insan ile tanışmış olarak ülkeme geri dönüyorum. İşle geçirdiğim süre dahil 8 günü bulan Portekiz seyahatim, bende tahminimden çok daha büyük bir etki yaratıyor. İnsanlara olan inancım artıyor. Ben bambaşka bir benim. Nasıl bir ülke bir insanı bu kadar olumlu etkiler ki?
Öncelikle Portekiz’in Avrupa’daki pek çok ülkeden çok daha farklı bir dokusu var. Öyle bir ülke ki, şehirleri hep bir suya çıkıyor. Binalar yaşlı birer kadın. Mavi makyajlarını yapmış, sokaklardan gelip geçeni izliyor, kendi aralarında laflıyor. Sokakları asılan çarşaflar etrafı sabun kokutuyor. İnsanlar ne kadar da yardımsever, ve bunu birbirlerinin gözüne sokmadan, karşılık beklemeden doğal olarak yapıyorlar. Ne kadar da güler yüzlülüler, bir yandan da Fado gibi; hüzünlü…
Karanfil Devrimini yapmış olan bir halktan bahsediyoruz. Hani şu askerlerin tüfeklerinin ucuna karanfil takarak, ateş etmeden gerçekleştirdiği devrim. Ne de güzel, ne de etkileyici. Seyahatimi şimdi bile hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor. Portekiz’i seviyorum. Hem de çok…

Karanfil Devrimi-25 Nisan 1974

Emeğinize sağlık, okurken sizinle birlikte ben de o yerleri gezdim. Sevgi ve saygılarımla…
Çok teşekkürler. Ne mutlu bana 🙂
Bu güzel ülke gezisini, bu kadar güzel anlattığın ve paylaştığın için teşekkür ederim. Sağlık ve mutluluk dileklerimle… 🙂
Çok teşekkürler Halim Bey