Huzur İzlanda

Biraz sonra kelimelere dökeceğim ve bu sayede o günlere rahatlıkla geri dönebileceğim, gördüğüm en enteresan ülkenin Burcu gözünden hikayesi olacak.

Esasen, yapılacaklar listemde yer etmiş olsa da, o senenin bu sene olmadığını düşündüğüm 40. yaşımı sürdüğüm 2023 yılında huzur dolu İzlanda’nın önüme gelmesi tamamen şans eseri oldu.

Arkadaşlarım motor ile Türkiye’den yola çıkıp İzlanda’ya gitme kararı aldı. Bu karar aslında çok önceden verilmiş değildi, hatta öyle ki motorlar için feribot biletini bile Mayıs’ta aldılar. Tabi ki Burcu, meraklı ve keşfetmeye aç bir gezgin olarak, hayatının en unutulmaz deneyimlerinden birini yaşamaya karar verdi ve uzun çocuğun artçısı olarak ekibe katıldı. Hedefi, çok farklı bir kültürün, şelalelerin, fiyortların, tüf ve bazaltların, ateşin ve buzun dünyasını keşfetmekti. Bu ülkenin sınırları içinde kalan her şey, gizem ve maceraya davetiye çıkarıyordu. Yapmam gereken ilk şey biletleri organize etmek ve büyüleyici olan yerleri belirlemek oldu. Sadece hazırlık aşaması bile kanımı kaynatmaya yetti.

3000 km’lik bir plan. Tabi buna benim Reykjavik-Egilsstaðir gidiş dönüş uçuşum dahil değil.

Günlerden seyahat günü gelip çattı. THY ile Brüksel’e, 2 saat bekleme sonrasında da Icelandair ile Reykjavik’e uçacaktım. Yalnız, sistem inatla check-in yaptırmadı. Biraz garip gelse de havalimanına erken giderek uçuş kartımı kontuardan aldım. Ancak seyahatin ikinci ayağının check-in’ini yer görevlileri de yapamadı. Brüksel’de tek bir görevli bile bulamayıp Icelandair’ı telefon ile aradığımda, biletleri Skyscanner’da aktarmalı olarak aldığım halde transit olarak algılanmadığı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldım. Uçuşa sadece 50 dakika kalmıştı ve telefondaki kadın uyardı, “Eğer uçağa yetişmek istiyorsan koşsan iyi edersin.” 5 dakika içinde depar ile çıkış yapıp, tekrar giriş yapmam gerekiyordu. Ancak doğada yaşayan evcil bir Burcu bu olaylarla sınanamaz. Son 1 dakika kala kontuardaydım. Görevliden 5 yıldızlı pekiyiyi kaptım.

Tek başına seyahatin beşinci kuralı; aktarma sürelerine dikkat et, check-in yapılamıyorsa kesin bir puştluk vardır de. (diğer dört kuralı hatırlayalım)

Tabi ki uçuştan önce Leffe’mi alıp kana kana içtim. E hal böyle olunca seyahat de güzel geçiyor. Reykjavik’e indim. Keflavik Havaalanı şehre 40 dakika mesafede. Skybus önce otobüs ile otogara ulaşımı sağlıyor, akabinde minibüsler ile şehrin içine dağılıyor. İzlanda dünyanın en pahalı ülkeleri sıralamasında başı çeken ülkelerden biri olduğu ve ülkemizin ekonomisi de şaha kalktığı için hayatımda ilk kez 42 kişilik karışık bir hostel odasında konaklamak durumunda kaldım ama Kex Hostel ziyadesi ile bir hayli kült bir mekanmış.

Tek başına seyahatin altıncı kuralı, eğer hostelde kalacaksan ranzada üst katı seç.

Neden mi? Odaya girdiğimde çıkarılmış trekking ayakkabılarının müthiş kokuları eşliğinde bana ayrılmış yatağın ranzanın üstünde olduğunu görüp rahatladım. Hemen müjdeyi vereyim; koku üst kata çıkmıyor.

Kex Hostel’deki 42 kişilik yatakhanemden bir kesit. Tamamını kadraja sığdıramadım. Kokuyu da ekleyemedim.

Seyahatin ilk etabı bu şekilde tamamlandı. Kendimi 140 bin nüfuslu dünyanın en kuzeyindeki başkentinin sokaklarına attım. O sokaklar ki, hakim iklime rağmen rengarenk. Az katlı binalar, yollara ve binalara çizilen grafitiler… Küçücük bir şehir, öyle küçük ki, diğer kozmopolitler gibi insana kendini eksik ve yetersiz hissettirmiyor.

Hayat renklerle güzel

Her onur ayında sokaklar gök kuşağına boyanıyormuş. Ülkemde olsa t*rorist eylem olarak yorumlanacak şeyler burada hayata anlam katıyor. Eşcinsel evlilik 2010 yılından beri yasal. Dünyanın ilk eşcinsel devlet başkanı İzlanda’dan çıkmış. Kimin kimi sevdiği olması gerektiği gibi kimseyi ilgilendirmiyor. Boşuna huzur İzlanda demiyorlar yani. Keyfe geliyorum, çok methini duyduğum Bæjarins Beztu‘ya gidip hot dog alıyorum. Yetmiyor bir tane daha alıyorum. Fiyatı da iyi ya, benden kralı yok burda.

Gece yarısı güneşinin hakim olduğu bir mevsimde geldiğimi hatırlıyorum ve odama dönerek geceyi sonlandırıyorum. Ertesi sabah saat 7 uçuşum var. Bu sefer iç hatlar havalimanından. Hostele yarım saat yürüme mesafesinde. Yürüyüşüme ördek aileleri eşlik ediyor. Şaka yapmıyorum, ördekler her yerde. Trafik uyarı işaretleri bile var. Güzel ördekler benim dilime neden dolanmasın diyorum ve bu sayede tüm İzlanda maceram boyunca yeşil başlı gövel ördek şarkı sözünü dilime pelesenk ediyorum.

İç hatlar havalimanı çok sevimli. Güvenlik taramasından geçmene gerek yok. Kimse sana nereye gidiyorsun, yanında kaç litre sıvı var gibi rahatsız edici sorular ile gelmiyor. Yürüyerek pır pıra biniyorum. Ve ver elini doğu yakası, Egilsstaðir ve hemen dibindeki Seyðisfjörður, yani bizim tabirimizle Seydişehir.

Feribotla Danimarka’dan gelen grubumla buluşuyorum. İlk görevimiz MTA tarafından özenle kazınan midelerimizi doldurmak. En iyi nerde kahvaltı edilir diye bakıyorum ve bir benzinlik olduğunu görünce bir hayli şaşırıyorum. İzlanda’da kaldığım bir hafta boyunca yediğim en güzel kahvaltı bu kahvaltı oluyor.

Seyðisfjörður, benzinlik mekanı ve yine gökkuşağı renklerine bezenmiş sokakları ile

Yola koyuluyoruz. İlk durağımız Hengifoss Şelalesi. Net olarak anlatmam gerekirse gözünüzün önüne 128 metreden akan bir şelale getirin. Şelalenin aktığı tepeyi de vişne kakaolu Hoşbeş Gofret gibi hayal edin. Eminim göz önüne getirmek zor oluyordur. Bizim de bu görüntüyü görebilmemiz için bir hayli çaba sarf etmemiz gerekiyor. Yaklaşık 1 saat boyunca yokuş yukarı tırmanıyoruz.

Tüm heybeti ile Hengifoss Şelalesi

Yol üstünde bazalt kolonlarından akan 2 seviyeli Litlanesfoss Şelalesini de görüyoruz. Yarı yoldaki bu şelaleyi Hengifoss sanan ya da bu durumu bahane edip daha fazla tırmanmak istemeyen bazı insanlar (bir kısmı aramızda) burdan geri dönüyor. İtiraf etmeliyim ki iki şelale de birbirinden güzel ve orijinal.

Zerafeti ile kesinlikle Hengifoss’un gölgesinde kalmayan Litlanesfoss Şelalesi

Yürüyüş yolu üzerinde tepelerden kopan kayalara rastlamak mümkün. Bu kayaların yanına küçük plaka üstüne şu ifade yazılmış; “Bu kaya kanyonun ucundan 2021 ilkbaharında düşmüştür. Bu, bize tabiatın sürekli bir değişim içinde olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.” Termodinamiğin en sevdiğim 2. kanunu aklıma geliyor: entropi asla azalmaz, yani evren hep bir düzensizliğe doğru kayar.

Bir sonraki durağımız Stuðlagil Kanyonu, dağlık alandan adanın kuzeyine doğru kuvvetli akan bir buzul nehri tarafından oluşturulmuş ve İzlanda’da sayıca en fazla bazalt kolonuna ev sahipliği yapıyor. 2009 yılında yakınlarda bir hidroelektrik santralinin hizmete girmesine kadar bu bölgede sadece koyunlar bulunuyormuş. Baraj yapımından sonra su sakinleştiği ve seviyesi düştüğü için bölge artık tehlikeli değil.

Burdan Höfn‘deki otelimize geçiyoruz. 2 noktayı birleştiren en kısa yol düz çizgi, ama aradığınız bu düz çizgiye İzlanda’da ulaşılamıyor. İyi ki de ulaşılamıyor. Bu seyahatin amacı bir yere varmak değil, yolun kendisinden keyif almak. Biz de öyle yapıyoruz. İzlanda’ya göre sıcak diyebileceğimiz bir hava, bulutların arasından göz kırpan güneş, etkileyici dağ manzaraları, akıl almaz güzellikte şelaleler ve her tarafa koşturan, birbiriyle cilveleşen ya da otlayan atlar.

Bir sonraki güne Vatnajökull ile başlıyoruz. Çok büyük bir buz konisi*, yüzey ölçümü olarak ülkenin %10’unu kaplıyor. Glacier Lagoon ve Diamond Beach hayran edici bir renk kontrastı ile bizleri karşılıyor. Buzulların mavisine mi, kumların siyahlığına mı yoksa sahile vuran saydam kristal buz parçalarına mı daha çok hayran kaldım karar etmekte zorlanıyorum.

Glacier Lagoon ve muhteşem atmosferi

Fagurhólsmýri taraflarında etkileyici bir buzul daha görüyoruz ve yoldan çıkıp off-road deneyimi yaşıyoruz. Böyle deyince kolay gibi gözüküyor ama motor üstünde artçıyken hal böyle değil. Neyse, Game of Thrones’taki duvarın arkasını da gördük, şükür.

Black Sand Beach Reynisfjara’ya vardığımızda bir sürpriz ile karşılaşıyorum. 2021 Aralık’ta 7 balinayla yüzebilmeyi borçlu olduğum dünyanın en iyi bot skipperı Calin ve mutluluktan sarılıp birlikte ağladığım eşi Sonia ile karşılaşıyorum. Kendi tekneleri ile Grönland’a gidecekler. Teklif alıyorum; “Her şeyi bırak bizle gel.” Paralel evrende Burcu o teklifi kabul ediyor, işi bırakıp dünyayı yelkenliyle geziyor. Ne yazık ki gerçek dünyada Burcu maaşlı bir köle, kapitalizmin çarklarına WD40 olmaya devam diyor, bu şekilde herkes kendi yoluna gidiyor.

Aklım Calin ve Sonia’nın teklifinde kaldı, geri gelmiyor.

Reynisfjara bu dünyadan değil, buna yemin edebilirim. Okyanusun dibinde bir heykeltıraş tarafından özenle yontulmuş dimdik tepeler, bazalt kolonları, simsiyah bir kumsal ve rastgele serpiştirilmiş kayalıkları döven haşin dalgalar. Üstüne bir de tepelerden pike yapan kuzey sumru kuşları, sarhoş gibi yürüyen ve bence dünyanın en sevimli kuşları olan puffin kuşları.

Sıra uçak enkazında. Keyif işini biraz abarttık, her fırsatta durup kahve içip puro tüttürüyoruz. Ama unuttuğumuz husus gece güneşi. Bizi aldatıyor ama saat gece 9. Kapısına vardığımızda uçağa yaklaşık 1-1.5 saat yürüme mesafesinde olduğunu öğreniyoruz. Daha uzun bir yol gidip Reykjavik’e ulaşmamız gerekiyor. Dolayısıyla biraz cesaret topluyoruz, gidonumuza kuvvet diyoruz ve kapıdan ustalık isteyen manevralar ile geçiyoruz. Dünyayı arkamızda bırakıp siyah Merkür’e geçiyoruz. Etrafta kimse yok, rüyada olmadığımı bana hatırlatan tek şey motor üstünde zıplayan popom. Hikaye de şu; Amerikan uçağı 1973 yılında 7 mürettebatı ile birlikte düşüyor. Neyse ki 7 kişinin hepsi de kurtuluyor. Ancak kaza sonrası pilotun yanlış yakıt deposuna geçtiği ortaya çıkıyor. O günden günümüze kalan, simsiyah kumların üstünde terkedilmiş bir uçak enkazı.

Büyülenmiş bir şekilde Reykjavik‘e giriyor ve günü sonlandırıyoruz. Bir sonraki gün benim için çok özel. 2 tektonik kıta plakası* arasında buzul suyuna dalış yapacağım. Yıllardır dilek listemde. Uzun çocukla Þingvellir (Thingvellir) Milli Parkı’na gidiyorum. Burda Silfra noktası buluşma noktası. Kuru elbiseyi teslim alıyorum. O sırada uzmanlık, kaç kuru elbise dalışın olduğu, en son dalışı ne zaman yaptığın gibi sorular soruluyor. Başta çok anlamlandıramıyorum, sonuçta 2016 yılından beri kuru elbise ile dalıyorum, 50’den fazla kayıtlı dalışım var. Yüksek ihtimalle suya atladığım anda nedenini anlayacağım. O arada grubumuzun 3.’sü Belçikalı bir dalgıç dayı geliyor. Bana onun için mankenlik yapar mıyım acaba diye sorup avucuma 50 Euro sıkıştırıyor. Tabi ki şok oluyorum “Al şu parayı dayıcım, ben sana poz veririm.” diyorum. Ekipmanları kuşanıp platforma yürüyoruz. İnanılmaz bir şnorkelci sırası bizi bekliyor. Ama o görüş mesafesi inanılmaz. Su üstünden bile yarığın derinliklerini görebiliyoruz. Yaklaşık 20 dakika sonra platform bizim için açılıyor. Suya atlıyorum, kafamın suya girmesi ile nefesim kesiliyor. Hayır, heyecandan değil, soğuktan. Halbuki 2 dereceyi duyduğumda “Ben Sivas’ta dalmış, Norveç’te yüzmüş bir Anadolu genciyim, bunlar bana vız gelir!” demişliğim var. Hay demez olaydım. Başlığa rağmen açıklıklardan giren su etkisiyle beynim donuyor, ayak parmaklarım büzülüyor ve dişlerim kenetleniyor. Bu su bildiğim diğer sulara benzemiyor. Rehberin dediğine göre oksijen miktarı çok yüksek, öyle ki balık bile görmek zor. Tarif edemeyeceğim bir farklılık var. Nefes almakta, yüzerliği sağlamakta ve adapte olmakta zorluk çekiyorum. Dayıya bakıyorum, binlerce dalış yapmış, dünyanın dört bir yanına gitmiş, inanılmaz pahalı bir housing ve makine ile dalan dayı zemine yapışmış durumda. Demek ki sorun bende değil diyorum ve sakinliyorum. En değişik dalışlarımdan biri oluyor.

2 kıta arası dalış, dibe çöken Belçikalı Dayının objektifinden

Thingvellir, hem jeolojik olarak hem de tarihi açıdan İzlanda’nın kalbi. Bu noktada, yaklaşık MS 930 yılı itibariyle Alþing adı verilen genel kurul toplanırmış. O zamandan 1798’e kadar her yıl yasa yapmak ve hüküm vermek için bu alana geri dönüp, 2 hafta boyunca kamp yaparlarmış. Her özgür bireyin kendini ifade etme hakkı varmış. Hristiyanlığa geçiş, bağımsızlığın ilanı gibi çok önemli kararlara ev sahipliği yapmış. Tektonik kıta sınırlarında dünyanın en uzun süre çalışan parlamentosu. Bugün bile Alþing İzlanda yasalarını yapıyor, ancak şimdi başkent Reykjavík’te toplanıyor. Buraya kadar mutlu bir tablo çizmiş olabilirim, ancak her şey bu kadar toz pembe değil. Þingvellir’de kanun konmasının yanı sıra infaz da yapılıyormuş. Drekkingarhylur’da (İzlanda dilinde Boğulma Havuzu) kadınlar boğulmuş, Öxará nehrindeki bir adacıkta erkeklerin başları kesilmiş. Flosagjá’nın batısındaki Brennugjá (Fire Gorge) ise adını 17. yüzyılın sonlarında cadı avlarında sözde büyücü ve cadıların yakılmasından alıyormuş. 1602 ve 1750 yıllarında gerçekleşen infazların bilançosu yetmiş iki kişiymiş. Üzücü ama gerçek.

Bir sonraki gün rotamız Geysir*. Geysir ne yazık ki son yıllarda biraz çekingenmiş, ancak büyük depremlerden sonra aktif hale gelebiliyormuş. Ama yılda bir veya iki kez performans sergilediğinde, adının hakkını veriyormuş ve 60 metre yukarı doğru buharlı su fışkırtıyormuş. Tanık olmayı isterdim, lakin ziyaretimiz boyunca gerçekleşmiyor. Şükür, yanında bulunan Strokkur, Geysir kadar utangaç değil ve her beş dakikada bir 18-30 metrelik jet püskürtüyor, ki buna tanık olabiliyoruz.

Yolun devamında keskin uçurumlar ve etkileyici vadiler arasında yayılan benzersiz Batı Fiyortları, muhteşem manzaralar sunarak bizi kendine aşık ediyor. Doğayla iç içe geçen bir yolculukla konaklayacağımız noktaya, Reykhólahreppur‘a varıyoruz. Hayatımdaki en ilginç airbnb deneyimini katamaranda konaklayarak yaşayacağım, üşürüm diye tedirgin değilim desem yalan olur. Atların yanından aşağı doğru ilerliyoruz ve bizi ev sahibemiz Eydís’in babası karşılıyor. Motor tekerleri batmasın diye ahşap plakalar getirmiş, ince ve hoş sohbet bir adam. Bir kaç bilgi paylaşıyor. Mesela az önce yanından geçtiğimiz atların Mayıs ayında doğurduklarını, tayların bir kısmının Kasım gibi kesildiğini ve etlerinin çok lezzetli olduğunu belirtiyor. Bu bilgi beni inanılmaz derecede sarsıyor. Vegan olmadan hayvansever iki yüzlülüğümle atlar için üzülüyorum. Adam üzüldüğümü fark ediyor ve ekliyor: “Atların beslenmesinin ana sebebi etinin yenmesi değil.” Bu açıklamanın beni mutlu etmesini bekliyor sanırım diye düşünüyorum. Ama akabinde başka bir vahşeti öğreniyorum. Domuz gibi çiftlik hayvanlarında üremeyi artırmak amacıyla Equine Chorionic Gonadotropin (eCG) hormon ürünleri oluşturmak için hamile kısraklardan kan alınıyormuş. Bu işlemlerin yapıldığı çiftlikler de “kan çiftlikleri” olarak anılıyormuş. Tek teselli noktası bu durumun 2022 itibariyle yasaklanması. Bir derin nefes alıyorum. Adam sadece bir elçi, yapacak bir şey yok.

Meraklı, oyuncu ve sevimli İzlanda atları

Midilliye benzeyen bu güzel atların konusunu biraz daha araştırıyorum. İzlanda atı, Viking yerleşimcilerle birlikte gelen küçük, sağlam bir tür. O zamanlar İzlanda’ya yapılan uzun tekne yolculuğu düşünüldüğünde, aynı zamanda güçlü sinirlere sahip olduklarına şüphe yok. Yıllar içinde bu atlar ada koşullarına adaptasyon sağlıyor. Belli ki sert kışlardan, kıtlıktan ve volkanik patlamalardan sağ kurtulmuş. En ünlü olduğu konu ise tırıs, dörtnala gibi olan beşinci yürüyüşüymüş. Daha stabil ve eşit bir hız oluşturmak için üç bacağının aynı anda yere temas ettiği bir yürüyüşmüş. Konakladığımız yerdeki atlarla vedalaşıyor ve yolculuğumuza kaldığı yerden devam ediyoruz.

Arnarfjörður Fiyordundaki anlamı gök gürültüsü olan Dynjandi Şelalesini ziyaret ediyoruz. İzlanda’daki en beğendiğim şelale bu oluyor. Batı Fiyortlarından kuzeye geçiyoruz. 18 derece ile başlayan yolculuğumuz hava koşullarının sise çevrilmesi ve 2 dereceyi bulması ile bizi biraz (!) zorluyor. Bir türlü bitmek bilmeyen yol, saat 12 sularında nihayet sona eriyor ve konaklayacağımız Dalvik’e ulaşıyoruz. Höfði‘deki konaklamamızda jakuzi hayali kurmuştuk ancak o kadar yorgun bir vaziyetteyiz ki kimsenin gözü jakuzi görmüyor.

Ertesi gün Goðafoss Şelalesine gidiyoruz. Hava 5 derecelerde. Düne göre daha ılık denebilir. Goðafoss adı ya tanrıların şelalesi ya da ‘goði’nin şelalesi (yani rahip/şef) anlamına geliyormuş. İzlanda’ya (köle olmayan) ilk yerleşenler Eski İskandinav dinini izleyen ve Thor, Odin, Loki ve Freya gibi tanrılara tapan Vikinglermiş. MS 1000 yılına gelindiğinde, pagan inançlarına bağlı kalınırsa, Norveç’in neredeyse kesinlikle işgal edeceği öngörülüyormuş. Bu nedenle konu, Þingvellir’de tartışılmış ve o zamanki kanun sözcüsü, Ásatrú rahibine (veya goði) karar verme sorumluluğu verilmiş. Kendisinin bir gün ve bir gece boyunca bir kürkün altında sessizce yattığı ve doğru kararı vermesi için Eski Tanrılarına dua ettiği söyleniyor. Sonunda halkın iyiliği için Hıristiyanlığın resmi din olacağını söylüyor, hatta kararını sembolize etmek için kuzey İzlanda’daki evine dönüyor ve Pagan Tanrıların putlarını güzel bir şelaleye atıyor. Efsaneye göre o şelale bu şelale.

Myvatn’de çimen insanlar gürühu

Myvatn Kaplıcası, grubumuzun feribotta tanıştığı İzlandalılar tarafından önerilen bir sonraki durağımız oluyor. Soyunma odasından suya atlamak için depara kalktığım o kısacık sürede beynimde adeta donma hissi yaşıyorum. Ancak, 36-40 derece arasındaki sıcak suya atladığım anda kendime gelmem bir oluyor. Ortamda hafif bir kükürt kokusu olsa da, suyun inanılmaz güzellikteki rengi göz kamaştırıcı. Karnımızı da doyurduktan sonra tekrar yola koyuluyoruz.

Hafif bir esinti, hafif bir nem

Sırada Dettifoss, İzlanda’nın doğal güzelliklerinden biri olan en güçlü şelale, Avrupa’nın debisi en fazla olan 2. şelalesi. Gerçekten etkileyici. Yanına yaklaştığınızda ayaklarınızın altında yer resmen sallanıyor. Gürültülü ama aynı zamanda da hayranlık uyandırıcı. Bu hoyratlığa karşılık hemen biraz yukarısındaki Selfoss, ince ve zarif düşüşüyle huzur veren bir manzara sunuyor. Dettifoss’un güçlü etkisine karşın, Selfoss sakinliği ve zarafetiyle büyülüyor.

Son durağımız Raufarhöfn, İzlanda anakarasının en kuzeyinde bulunan bir balıkçı köyü. Sessiz ve huzurlu atmosferiyle dikkat çeken bu köyde sadece 200 kişi yaşıyor. Köyde iki otel ve iki restoran bulunuyor. İlginç bir şekilde, İzlanda’da denediğim en lezzetli yemeği Hótel Norðurljós‘un restoranında tatma fırsatım oluyor.

Arctic Hedge ve ben, sol ortadaki ben 😀

Yemekleri pişiren şef ile sohbet ediyorum. Biraz İzlanda tarihi hakkında konuşuyoruz. Viking soyundan gelmenin nasıl bir şey olduğunu soruyorum. Bir DNA taraması sonucunda ülke nüfusunun daha çok Kelt kökene sahip olduğunu belirtiyor. Bu durum merakımı körüklüyor ve biraz araştırma yapıyorum. İlk yerleşimi Vikingler yapmış ancak şu da bir gerçek ki ada, yerleşimden çok daha önce İskoç ve İrlandalılar tarafından keşfedilmiş. Vikingler yerleştikten sonra da anakaraya pek çok Kelt köleyi de beraberlerinde getirmişler.

Raufarhöfn yüksek ihtimalle her geçen gün daha fazla ziyaretçi ağırlayacak. Nedeni ise yapımı hala devam eden Arctic Henge. 1996 yılında başlatılan proje, bittiğinde yalnızca ülkenin İskandinav köklerinin değil, aynı zamanda pagan inançlarının da bir anıtı olacak. Völuspá isimli 1200’lere dayanan mitolojik bir şiirden esinlenen, mevsimleri temsil eden 72 cüce kavramını işleyen bir güneş takvimi. Bence tek sıkıntı güneşin olmaması, ama fikir güzel; gidiş yolundan puan alır. İzlanda seyahatimizin son ziyareti de böylelikle tamamlanıyor.

Egilsstaðir’e geri dönüyoruz. Gruptan ayrılıyorum, pır pırla ver elini Reykjavik. Bu sefer 8 kişilik bir hostel odasındayım. Gece boyunca ranzam sallanıyor. Bakıyorum kimse garipsemiyor. Uykusu gelince her şekilde uyuyan bir insan olduğum için ortama ayak uyduruyorum. Geri döndüğümde sallanmaların nedenini öğreniyorum. Fagradalsfjall yanardağı faaliyete geçiyor. Tam olarak 3 gün ile kaçırıyorum ve üzülüyorum. Ama keyifle geçirdiğim bir 8 günün ardından yüzümde bir tebessüm. İyi ki gelmişim, iyi ki keşfetmişim.

Bir ülke düşünün ki gördüğünüz her şey size bu dünyada değilmişsiniz hissiyatını versin. Öyle bir ülke ki, bir yandan buzulları, diğer yandan her 3-4 senede bir faaliyete geçen yanardağları, birbirinden ayrılan tektonik plakaları, her yere saçılmış beyaz koyunları, koşan, cilveleşen atları, güler yüzlü insanları, şelaleleri, siyah kumsalları ile hayran kalmamak yürek ister. İzlanda tüm bu nitelikleri ile benim ilk beşime girdi. Kim bilir, belki ilerde tekrar kavuşuruz. O zaman bana da bu hikayeyi noktayla değil, üç nokta ile bitirmek düşüyor…


Bu masalsı seyahatin hikayesini bitirmeden önce İzlanda’da önemli olan bir kaç jeolojik yapıyı tanımlamakta fayda görüyorum.

İzlanda, devasa buz kütleleri ve volkanik aktivite karışımı nedeniyle “Ateş ve Buz Ülkesi” olarak biliyor. Ama neden bu kadar soğuk bir yerde bu kadar çok patlama oluyor? Öncelikle İzlanda çok genç bir ada. Yer kabuğunun ince olduğu ve magmanın kolayca yukarı ulaşabileceği az sayıda sıcak noktadan biri burada. Adanın özellikle doğu ve güney kısımları daha genç. Tektonik olaylar ve yanardağ patlamaları bu bölgede sık sık oluyor. Öyle ki her 3-4 senede bir yanardağ patlaması gerçekleşiyor.

Bazalt kolonları: Yanardağ patlaması ile yükselen magmanın yüzeyde yavaş yavaş soğumasıyla oluşuyor. Sıcaklık düştükçe soğuyan ve büzüşen lavda çatlaklar oluşuyor. İzlanda’da özellikle doğu ve güney yakasında sık sık denk geldik. Yukarıdan bakınca bal peteklerini andırıyor. Annem bu yapıları görünce “o kadar yol gitmeye ne gerek var, Türkiye’de de var” diyor. Yanılmıyor, Sinop Boyabat ve Bartın Güzelcehisar’da da benzer oluşumlar mevcut. Tabi annem son dönemlerde dizinin dibinde oturmamı istediği için herhangi bir yer cennet dahi olsa aynı lafı eder, o ayrı 🙂

İzlanda Bitki Örtüsü: İzlanda’nın geneline hakim olan bitki örtüsü liken. Bu konu ile ilgili çok ciddi şekilde uyarıldık. Bazı bölümlerde liken ve yosun üstüne basmak yasak ve ciddi cezası var. Çünkü bu yapının oluşması özellikle de lav üstünde çok uzun zaman alıyor. Liken yosun gibi tek bir organizma değil, bir mantar, farklı bakteriler ve bazen yeşil algler ile bir simbiyoz olarak geçiyor. Ayrıca likenin antibiyotik ve antiseptik özellikleri var. Bu sebeple alışık olduğumuz o kahverengi pastiller bu likenlerden yapılıyor.

Gayzer Söze (Kaynak: Wikipedia)

Gayzer-Geysir: Bir gayzer, basınç altında olan ve patlayan, havaya su ve buhar gönderen nadir bir kaplıca türü. Geysir İzlanda dilinde “fışkıran” anlamına geliyormuş. Yapıları enteresan, yer yüzeyinden yer kabuğunun derinliklerine uzanan tüp benzeri bir delikten oluşuyor. Bu haznenin içi su ile doluyor, haznenin bir kenarı/köşesi magmaya yakın. Su bu haznede ısınıyor, buharlaşıyor ve tazyikle gök yüzüne fışkırıyor.

Buzul: Kara üzerinde yavaşça hareket eden devasa buz kütlesi, hatta genellikle “buz nehirleri” olarak da anılıyor. Buz 50 metreden daha derin ise, zemine uygulanan basınç buzu akışkan hale getiriyor ve kütleyi kaydırıyor. Buzullar kıtasal ve dağ buzulu olmak üzere ikiye ayrılıyor. Kıtasal buzullar aslında antik, yani buzul çağından günümüze gelmiş. Ayrıca, dünyadaki tüm suyun yaklaşık yüzde 2’si buzullardan oluşuyormuş.

Buz Konisi: 50000 km2‘lik bir alandan daha geniş alana yayılan buz kütlesine verilen ad.

Fiyort: Dünyanın en güzel manzaralarını oluşturan fiyortlar oluşumu buzullara, dolayısıyla da buzul çağına borçlu. Buzulların erimesi ile oluşan vadileri deniz suları basıyor, çoğunlukla iç kesimlere kadar sokuluyor.

Uzaklaşan Tektonik Plaka: İzlanda, farklı bir levha olan Orta Atlantik Sırtı üzerinde Kuzey Amerika Levhası ile Avrasya Levhasının birbirinden uzaklaştığı sınırda oluşmuş. Plakalar birbirinden ayrıldıkça, erimiş magma yükseliyor, depremler ve volkan patlamaları oluyor. Bu plakalar her sene 19 mm açılıyor, yani İzlanda her geçen sene yüzey ölçümünü arttırıyor.


İZLEMELİK


DİNLEMELİK

İzlanda’nın bu kadar başarılı gruplar ve şarkıcılar çıkardığını bilmiyordum. Yani tabi bir tarafta dünyanın en güzel bağıran kadını Björk gibi bir sanatçıyı çıkarmış bir ülke, tahmin etmem gerekirdi.

Bu listeyi keyifle tekrar tekrar dinliyorum.

Leave a Reply