Yıllardan 2018. Eğitmeni olduğum dalış kulübünün o seneki yurt dışı dalış turunu öğrenince sevinçten havalara uçtuğumu hatırlıyorum.
“Nee? Arjantin mi? Deniz aslanları ile mi dalacağız? Yaz bizi, yaz yaz yaz, kesin geliyoruz.”
Hemen araştırmalara giriştim. Okuldan bağımsız tatili uzatmalı, listede olmayan Şili sınırındaki buzulları ile meşhur El Calafate’ye, en güneydeki son yerleşim yeri Ushuaia’ya gitmeli ve tabi ki Buenos Aires’de daha fazla vakit geçirmeliydik. Tabi o dönemde henüz USD, EUR bu kadar alıp başını gitmemişti, hala kredi kartı puanları ile bilet alınabiliyordu. Yine de net olarak hatırladığım bir şey var ise, o da Arjantin seyahatinin o güne kadar yapmış olduğum en pahalı tur olmasıdır. Tabi bunda iç hatlar uçuşlarının, konaklamalarının, 7 kilo almam ile sonuçlanan yediğim yemeklerin ve içtiğim şarapların payı kaçınılmazdır.
17 saatlik uçuş ile San Paolo aktarması ile Buenos Aires’e vardık. Bir gecelik konaklamanın üstüne önce Bahia Blanca sonrasında da Trelew’e uçtuk. Trelew’den 1 saatlik yolculuk ile Puerto Madryn’e ulaştık. Arjantin tatilimizin en sıcak günü bugünmüş ve ne yazık ki o gün biz bunun farkında değilmişiz.
Ertesi günü deniz aslanları ile tanışma hayali kurarken, hava muhalefeti sebebiyle Trelew’deki Museo Paleontologico Egidio Feruglio (MEF) ile yetinme durumunda kaldık. Patagonya, toprağı kazsan fosil çıkan bir yer, abartmıyorum. Google’da aratılırsa en büyük dinozor fosillerinin Patagonya’da bulunduğu haberleri ile karşılaşmak içten değil. Bu bölgede gerçekleşen doğal yükselme ve erozyon, dinozorların yaşadığı döneme ait tortunun, bölgenin çorak arazilerinde yüzeyde açığa çıkmasına neden olmuş. Biz de “Hayaller deniz aslanı ile dalış, gerçekler müze gezmesi” deyip kaderimize boyun eğdik. En azından Jurassic Park’taki pek çok dinozorun iskeletini görebildik.

El Mayor Carnivoro- yani en büyük etobur dinazor, nam-ı diğer Giganotosaurus Carolinii
Mezozoik dönemden 21. yy’a hızlı bir geçiş yapıp Punta Tombo‘ya vardık. Patagonya’nın Atlantik kıyısı sardalya ve hamsi gibi besin konusunda zengin olduğu için, isimlerini Ferdinand Magellan’dan alan Macellan Penguenleri çiftleşmek ve beslenmek için buraya geliyormuş. Punta Tombo Ulusal Koruma Alanı Antarktika dışındaki en büyük penguen kolonisine ev sahipliği yapıyormuş. Burda bir milyon penguenden söz ediyoruz; ilah gibi muamele gören, koruma altında olan bir milyon penguen.

Patagonya’yı bir fotoğraf ile anlat deseler…
Parkta yumurtladıkları alanlar zaten koruma barikatının içinde, ama bunun dışında yayalar için ayrılmış her noktada yanınızda yürüyen bir penguene denk gelebiliyorsunuz. Koruma alanının çok güzel şartları var: penguenler asla dokunulmamalı veya rahatsız edilmemeliler.
Bu penguenler ile ilgili öğrendiğim enteresan detaylar var; mesela bir Macellan pengueni eş ararken eşek gibi anırıp ses çıkarıyormuş, denk gelemediğim için üzüldüm. Mesela dişi her defasında iki tane yumurtluyormuş, ancak ne yazık ki yumurtalardan sadece bir tanesi hayatta kalıyormuş. Mesela tek eşlilermiş ve yalnız yola çıktıkları göçlerinden sonra her zaman aynı eşe dönerlermiş.

Macellan penguenleri, boyları 61–76 cm olan ve ağırlıkları 2,7 ile 6,5 kg arasında değişen orta boy penguenlermiş.
Ziyaretin son dakikalarında guanaco denen ve lama ile yakın akraba olan arkadaşla da tanışma imkanı bulduğum için mutlulukla ayrıldım. Üstüne Puerto Madryn’de En Mis Fuegos restoranında Arjantin Bifteği ve Malbec ile bu mutluluğumu katladım.
Ertesi gün iple çektiğim o an geldi ve çattı. Hava soğuk da olsa, aynı bizim ana muhalefet partisi gibi o gün çok da muhalefet etmeme kararı aldı. Kuru elbiselerimizi yüklendik, kıyıya yürüdük. Akabinde de dişi ve yavru deniz aslanları ile dalışımızı yaptık. Dalıştan ziyade, 5 metrede 1 saat süren aralıksız bir oyun desem sanırım daha doğru söylemiş olurum. Bu noktada bir parantez açmakta fayda var; erkek deniz aslanları bir hayli vahşi olabiliyormuş, ama onlar genelde yalnız takılıp sahilde gün boyunca uzanıyorlarmış. Ama ne olur ne olmaz diye yakınına yaklaşmama hususunda da uyarılarımızı aldık.
Su sıcaklığı 15 derece civarındaydı, kuru elbiseyle bile olsak ara ara üşüdük. Görüş çok mükemmel değildi ama oyuncu aslanlar o kadar yakınımıza geldiler ki, görüşe çok da ihtiyacımız kalmadı.

Başak ve arkadaşı yavru deniz aslanı
Deniz aslanları su altının köpek yavruları olarak anılıyor, inanılmaz meraklı ve eğlenceliler. Hiç bir şey yapmaya gerek yok, su altında sadece rahatlamak yeterli. O gelip sizi buluyor, bulunca da sizi oyununa dahil ediyor. Reddetme şansınız yok, istediğini alana kadar devam ediyor. O kadar hızlı, o kadar kıvrak yüzüyor ki, hayran kalmamak mümkün değil. Dalış boyunca güldüğümü hatırlıyorum. Özellikle bir tanesinin Başak’ın bacağına sarıldığını gördüğümde gözlerimden yaş geldi.
Bu dalış açık ara o ana kadar yaptığım en güzel dalışlardan bir tanesiydi.

Aynı sahnede Başak’ın objektifinden yavru deniz aslanı
İkinci dalışımızı Albatros Balıkçı Teknesine gerçekleştirdik. Eylül 1998’de kasıtlı olarak batırılmış, deniz faunası ve florası için de bir hayli faydalı olmuş. Özellikle devasa beyaz somonlar bu noktayı mesken edinmiş. 24 metrede 12 derece olan su sıcaklığı kuru elbise bile dinlemeden bizi neredeyse hipotermiye sokuyordu, neyse ki dalışı kısa kestik ve otelin karşısında yer alan Cantina el Náutico‘ya gidip kendimize dalışta gördüğümüz balıklardan güzel bir ziyafet çektik. Akşam sahilde mangal yaktık ve bir dalış turu geleneği olan Mafya oyunu oynadık. Günü bitirmeden de Puerto Madryn gecelerine aktık.
Bir sonraki gün gruptan ayrılıp 2 saatlik uçuşla en güneydeki son yerleşim yeri diye tabir edilen Ushuaia’ya geçtik. İlk işimiz Beagle kanal turu yapmak oldu. Beagle kanalı tahmin ettiğim gibi, adını 1826’dan 1830’a kadar süren araştırmayı devam ettiren HMS Beagle gemisinden almış. Geminin meşhur olma sebebi şu an müfredatımızdan çıkartılmış olan evrim teorisini bize kazandıran Charles Darwin’i taşımasıdır. Ancak bu bölge ile ilgili öğrendiğim başka bir detay daha var. Gemi kaptanı Stokes, Tierra del Fuego olarak anılan bulunduğumuz alanın ıssız sularında araştırmanın daha zor kısmıyla karşı karşıya kalınca derin bir depresyona giriyor ve kendini önce kamarasına kilitliyor, sonrasında da kendini vurarak öldürüyor. Hüzünlü bir hikaye…
Bence bu bölge bu kadar depresif değil, belki aynı mevsimlerde gelmediğimiz için olabilir ama gerek büyük kelp ormanları, gerek deniz aslanları, deniz filleri, kuşları böcekleri, volkanik yapısı ile gerçekten değişik bir coğrafya.
Beagle kanalı turumuzdaki bir diğer durak da San Juan de Salvamento’nun Deniz Feneri olarak da bilinen fener. Bu, Arjantin’deki en eski ve tarihte güney suları üzerine inşa edilmiş ilk deniz feneriymiş. 1884 yılında inşa edilmiş, Jules Verne’nin aynı adlı romanı sayesinde 1905 yılında Dünyanın Sonundaki (ya da ucundaki) Deniz Feneri anlamına gelen “El Faro del fin del Mundo” olarak tanınmış. Koyu bir Jules Verne hayranı olan bendeniz için bu an hafızama özel bir yer olarak kazındı.
Ana karaya geri döndüğümüzde Malvinas (Falkland) Adaları Savaşı (La Guerra de las Malvinas) anıtını gördük. Falkland Savaşı, 1982’de Arjantin’in Falkland Adaları’nı işgal etmesiyle başlamış, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nden büyük diplomatik destek gören ve Arjantin’e yaptırım uygulanmasını sağlayan İngiltere 6 haftada adayı geri almış. 258 İngiliz ve 649 Arjantinli savaşta vefat etmiş. Arjantin’deki lider devrilmiş, Margaret Thatcher ise eze eze genel seçimlerde başarılı olmuş.

Malvinas Savaşı Anıtı
Bir de bu savaştan 4 sene sonra Meksika’da oynanan 86 Dünya Kupası çeyrek finalinde Arjantin’in İngiltere’yi 2-1 yendiği maçta Maradona’nın attığı ilk golün hikayesi önemli. “Golü elle mi attın?” sorusuna Maradona’nın cevabı çok net: “Tanrı’nın eliydi“. Tarihe geçen bu cevabı vermesi ile tüm Arjantinlilere sembolik bir intikam hediye eden Maradona halk kahramanı ilan ediliyor.
Milli Parka gidecek vaktimiz olmadığı için Puerto Madryn’e geri döndük. Ertesi günü balina gözlemi yapmak amacı ile Valdes yarımadasına geçtik. Güney Gerçek Balinası- Southern Right Whale‘lerin sadece sırt kısımlarını görebildik. Güney Afrika’da okyanustan sıçrayış yapan ya da dalışlarıma şarkıları ile eşlik eden balinalar ile münasebetim nedeniyle (o zamanlar henüz Norveç’e gitmemiş ve balinalar ile yüzmemiştim) bu etkinlik beni benden almadı. Ancak bazı faydalı bilgiler öğrendim.
- Gerçek balina, aslında İngilizcesi Doğru Balina anlamına gelen “Right Whale”. İsminin nerden geldiği hakkında tartışmalar var. Ancak en çok geçerliliği olan genel kanı avlamak için doğru balina olması yönünde. Yıllar boyu hem yavaş bir yüzücü olması, hem de vücudundaki yüksek miktarda yağ nedeniyle öldükten sonra da su üstüne kalması onu kolay bir av haline getirmiş. Bu yağ oranı onu ticari olarak da çekici kılmış. Hal böyleyken 18. yüzyıldan itibaren sadece elle kullanılan zıpkınların bulunduğu derme çatma ahşap gemilerle bile kolayca avlanabildikleri için soyu bir zamanlar çok tehlike altındaymış. Şu anda avlanmanın kısıtlanması ile birlikte sayıları tekrar normale dönmüş. (Kuzey gerçek balinaları için durum bu kadar iç açıcı değil, ne yazık ki sadece 300 küsur kadar kaldığı tahmin ediliyor)
- Bu korunaklı sığ sularda doğum yapmak ve yavrularını büyütmek için Antarktika’dan yola çıkıyorlarmış.
- Gerçek balinanın başının çevresinde sarı renklerde bulunan yumruların üzeri balina biti denilen küçük kabuklularla (cyamid) kaplıymış.
- Bir bölgede insan nüfusu arttıkça çıkan çöp miktarı ve dolayısıyla martı sayısında da artış oluyormuş. Bu martılar sırtını su yüzeyine çıkartan yavru balinanın yağ ve deri parçalarını kopararak yiyormuş. Bu durum da yavru balinalar da enfeksiyona neden olarak onları öldürüyormuş. Yetişkin balinalar sırtlarını iç bükey hale getirebildikleri ve martıların sırtlarında durmalarını engelleyebildikleri için martılar onlar için bir tehlike oluşturmuyormuş.
Bu da hayranı olduğum Brian Skerry’nin Güney Gerçek Balinaları ile paylaştığı anları
Balina gözlemini sonlandırıp La Antonieta’da bulunan özel bir mülke gittik. Önce deniz fillerini ziyaret ettik. Jabba-the-Hut vücutlu bu hayvanların deniz aslanları ya da foklardan farklı olarak yerde sürüklenerek yol aldıklarını gözlemledim. Ancak yavaş gibi gözükse de gözümün önünde bir erkeğin diğerini nasıl kovaladığına şahit oldum, kovalanan taraf olmak istemezdim. Meğer inanılmaz hızlı ve çevik olabiliyorlarmış. Agresif tabiatları sebebiyle erkeklere çok yaklaşmamız tavsiye edildi.
Erkek deniz fili alfa erkeğini belirlemek için birbirleriyle benim şahit olduğum şekilde ve hatta çoğu zaman daha da vahşice dövüşüyorlarmış. Dişiler gelene kadar, baskın olan her erkek sahilde kendi bölgesini oluşturuyormuş. Penguenlerin aksine, bir alfa erkeği 50’ye kadar dişiden oluşan harem kurabiliyormuş. Bir de beta erkeği grubun çevresinde dolanıyormuş. Beta erkeği, diğer erkeklerin dişilere erişmesini engelleyerek alfaya yardımcı olmakla birlikte, alfa meşgulken dişilerden biriyle çiftleşme fırsatına da sahip olabiliyormuş.

O bakışlar…
Deniz fillerinden sonra Merinos Yünü Çiftliklerine geçtik. Yünün hikayesin dinledikten sonra da bir değişiklik yapıp bu sefer de mangalda mükemmel Arjantin Biftekleri ve Malbec şarapları ile günü sonlandırdık.
Arjantin gezimizdeki bir diğer durağımız da Şili sınırında bulunan El Calafate’ydi. Yine gruptan ayrılarak gittiğimiz bu güzel şehirde hava da şansımıza çok güzeldi. Vakit kaybetmeden Perito Moreno Buzuluna gittik. Hayatımda gördüğüm ilk buzul olduğu için çok etkilendim. Göl turu yaptık, parkta yürüdük. El Calafate’nin bizde bıraktığı intiba diğer Arjantin şehirlerinden farklıydı. Sanki daha bir zengin şehir, insanlar daha bakımlı, iyi giyimli. Belki de sadece bize böyle geldi.

Ben böyle bakıyorum sen çek ha-Bilmeyenler için amme hizmeti: link
Buradan Buenos Aires’e geçtik. Sabah ilk durağımız Recoleta Mezarlığıydı. Heykeller, lahitler ve mahzenlerden oluşan mezarlık Arjantin’in sadece meşhurlarını ağırlıyormuş. En çok ziyaret edilenler Evita, eski Arjantin cumhurbaşkanları Sarmiento ve Raúl Alfonsín’in mezarlarıymış. Mezarlık deyip geçmemek lazım, içerde bir kez kaybolunca buraya hayran kalmamak gerçekten mümkün değil.

Recoleta Mezarlığı’nda her mezar bir sanat eseri
Plaza de Mayo’dan geçtik. Bu meydan hem ülkenin bağımsızlığının ilan edildiği, hem de askeri cuntanın yönetimi ele geçirdiği meydan. Ama daha da önemli bir yere sahip; bu meydan aynı zamanda Plaza de Mayo annelerinin 47 senelik protestolarına ev sahipliği yapıyor. Hikayesi bizim Cumartesi annelerine çok benziyor. 76-83 yılları arasında askeri darbe nedeniyle çocuklarını bir daha görmeyen ve bu durumu beyaz baş örtüsü ile protesto eden anneler her hafta Perşembe günü bu meydanda buluşuyorlar. Sayıları gittikçe azalsa da protesto devam ediyor. Dünyanın en uzun süreli protestosu olabilir.
Buenos Aires sokaklarında kaybolduk. Pizzeria Guerrin‘de muhteşem bir pizza yedik. Pizzanın üstüne “Fajina” diye humusa benzeyen bir şey koyuyorlar. Bence İtalyan pizzalarından çok daha lezzetli. Pazardan Dulche de Leche ve Yarba Mate alarak gece tango izleyeceğimiz Teatro Astor Piazzolla isimli mekana gittik. İzlediğim şey gerçekten çok etkileyiciydi.
Bir sonraki gün de La Boca‘ya gittik. Burası İtalyan dar gelirli işçilerin kurduğu bir mahalle. Zevkli insanlar, gittikleri her yere güzellik götürüyorlar. Her yer rengarenk. Boca Juniors stadı kocaman. Sokaklar cıvıl cıvıl. Tango yapanlar, işinde gücünde insanlar, turistler… Çok keyiflendik ve bir sokak kafesinde bira eşliğinde pizzalarımızı yedik..

La Boca’nın rengarenk sokakları
Burdan Malba‘ya (Museo de Arte Latinoamericano de Buenos Aires) geçtik. Frida, Diego Rivera ve Antonio Berni gibi pek çok meşhur Latin Amerikalı ressamın eserlerini gördük. Akşam yemeğini de meşhur Don Julio‘da yedik. Et ve şarap gerçekten muhteşem ancak önündeki sırası da bir o kadar mükemmel. Adımızı yazdırıp ancak 10:30’a sıra bulabildik. Aradaki sürede de Palermo’ya gidip fıçı bira içerek zamanı değerlendirdik.

Don Julio’nun mükemmel et ve şarapları. Beklediğimiz süreye değdi.
Ve son günümüzde grubun son kalan üyelerini de yolcu ettik. Puerto Madero’ya gittik. Kadın Köprüsü- Puente de la Mujer‘i gördük. La Parolaccia isimli İtalyan restoranında güzel bir öğle yemeği yiyip grafiti turuna katıldık. Bu sayede de Palermo’yu bir uçtan bir uca gezmiş olduk. Palermo bana göre Buenes Aires’in en güzel muhiti. Ayrıca sokakları sanat kokuyor. Her yerde ünlü bir sanatçının grafitisine rastlamanız mümkün.

Palermo Sokakları ve “Devrim” isimli grafiti
Yerba Mate Meselesi
Efendim Arjantin’de bir Yerba Mate meselesi almış başını gidiyor. Trelew’e indiğimiz andan itibaren insanların ellerinde termos ve garip kaplar görüyorum. Bombilla denen pipet gibi bir şey ile içilen ve kafein değeri çok yüksek bir çeşit çay. Yaprakların üstüne kaynar su koyuyorlar ve aynı yapraklar ile termostaki su bitene kadar bu durumu tekrarlıyorlar. Eğer size bombilla uzatılmışsa reddetmemek lazım, çünkü matelerini sadece sevdikleri insanlar ile paylaşıyorlar.
Dulce de Leche
Bir de dulce de leche yani süt reçeli durumu var. O nasıl güzel bir şeydir, tattığım ilk andan itibaren bağımlılık yaptı, bir türlü bırakamadım. Döndüğümde aldığımı fark ettiğim 7 kilonun bir kısmını bu arkadaşa borçluyum. Ama pişman değilim, yine gitsem yine bol bol tüketirim.
Arjantin’e has şeyler saymak bitmez. Hayatımda yediğim en lezzetli biftekleri ve pizzaları burda yedim. En güzel şarapları burda içtim. En güzel dalışlarımdan bir tanesini burda yaptım. Dünyanın ucundaki fenere gittim, ilk buzulumu burda gördüm.
Tüm bunların yanı sıra Arjantin gezisi benim için başka bir konuda dönüm noktası oldu. Uzak bir operasyonu da çok daha uygun fiyatlara kendi başıma yapabileceğimi gördüm. 2018 Ekim’inden sonra hiç bir zaman bir acenteye, dalış okuluna dahil olmadan gezilerimi düzenledim. Hatta bu durum bana o kadar büyük bir özgürlük sundu, sınırlarımı o kadar genişletti ki, şimdi sadece bir yerin hayalini kurmak bile benim için o toprakları keşfetmek için yeterli. Benim içimde yarattığı bu devrimle bile Arjantin gezisine çok şey borçluyum. İyi ki…
