Afrika Bizi Çağırıyor
Afrika kıtasının benim için ne kadar özel olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez ama oralara gidince bana bir şeyler oluyor; kanım kaynıyor, kalbim bir tam-tam ritmidir tutturuyor. Kimine korkutucu gelen bu topraklar benim için inanılmaz çekici.
Bir süredir kendisiyle ilişkimize ara vermiştik ama artık zamanı geldi. Afrika, davul sesleri eşliğinde bizi çağırıyor. Biz de diyoruz ki: Tamam, bekle bizi, geliyoruz!
Bwindi’nin Derinliklerinde
Uganda… Yazılanlara göre Afrika’nın İncisi. Neden bu kadar özel? Kendi gözlerimle görmek istiyorum.
Entebbe Havalimanı’ndan yola çıkıyoruz; hedef Bwindi Geçilmez Ulusal Parkı (Bwindi Impenetrable National Park). İsmi bile büyüleyici. Amacımız net: gorilleri görmek. “Gorillas in the Mist” filmi izlenmiş bir kere, o gaz alınmış. Ama filmlerde gösterilmeyen gerçekler de var: Mesela o yollar böbrek taşı düşürtür mü? Düşürtür. Gece ormanın içinden bir orman fili çıkıp saldırabilir mi? Tabii, neden olmasın? Ama biz yine de heyecanla ve sohbetle yola devam ediyoruz. Gözüm bir yanda gaz lambasıyla aydınlanan tek göz, iki göz kulübelere takılıyor. Sonradan yaptığım araştırmalar sonucunda bu bölgenin Uganda’nın en ücra ve en az gelişmiş bölgelerinden biri olduğunu öğreniyorum.
Sabah 7’de Bwindi’nin derinliklerine giriyoruz. Buradaki goriller çok değerli—dünyada sadece 1000 kadar kalmış. Her aile kontrol altında, ziyaretler sınırlı. Biz Bwindi Parkındaki 4 aileden birinin reisi olan Okushemererwa ile tanışıyoruz; Happy ailesinin gümüş sırtlı lideri (**).



Okushemererwa – Happy Ailesi’nin Lideri, nam-ı diğer gümüş sırtlı (silverback**)
Bwindi’deki goriller, iki yılı aşkın bir süreçte insanlara alışmış. Bu güven bağı kırılgan ve aynı zamanda çok değerli. Bu yüzden bize sık sık gırtlaktan “ı ıhh” sesi çıkarmamız söylendi. Ortak bir işaret: “Burada sadece misafiriz.”
Sandığımız gibi saldırgan değiller; insanlardan çekiniyorlar. Fazla yaklaşınca ya uzaklaşıyorlar ya da kendilerini savunuyorlar. Bu durumdan biz de nasibimizi aldık. Grubumuzdaki heyecanını gizleyemeyen bir kadın, o baskın Amerikan aksanıyla “AOUW BABY!” diye tiz bir çığlık attı. Önce anne, ardından Okushemererwa bebeğini korumak için göğsünü yumruklayarak bize doğru yönelirken bizlere de küçük çaplı bir kalp krizi yaşattı.

Happy Ailesi’nin en genç üyesi
Biz hipnotize olmuş vaziyette Happy ailesini izlerken, palalarıyla yanımızda duran korucular sürenin dolduğunu işaret ediyor. Bu buluşmanın bir daha ne zaman olacağını bilmeden, kalbimin bir parçasını Bwindi’nin balta girmez ama Burcu girer ormanlarında bırakıyorum.
Yolda Karşılaştıklarımız
Dönüş yolunda aracımız çamura saplandı. Biz Başak ile kumanyalara girişirken Hamza ve Deneson sorunu çözmek için araçtan indiler. Tam o sırada etrafımızda yaşları 1 ila 12 arasında değişen çocuklar belirdi. Meraklı gözlerle bakıyor, gülümseyerek el sallıyorlardı. Ağzıma, gözlerinin önünde bir lokma attım.
Çevremde aç çocuklar olabileceği fikrine o kadar yabancıyım ki…
Sonra nasıl olduysa bir şey dürttü, işaret ederek sordum, isterler miydi. Utangaçça başlarını salladılar. “Ah be,” dedim, “keşke daha önce soraydım; keşke o lokmaları gözlerinin önünde yemeseydim…”
Elimizdeki tüm yiyecekleri verdik. Her seyahatte Başak’a “Ne gerek var?” dediğim, ancak onun inatla yanına aldığı ton balığı konservelerinin ne kadar işe yarayabileceğini işte o gün anladım. Meğer 80 gramlık bir kutu ton balığı tam üç çocuğu doyurabiliyormuş. Meğer o çocuklar, aç olsalar bile birbirlerinin lokmalarına göz dikmeden, “Seninki benimkinden daha fazla” demeden paylaşabiliyormuş. Meğer o çocuklardan öğrenebileceğimiz çok şey varmış…


Murushasha Topluluğu İhtiyaç Sahipleri ve Yetimler Bakımevi’nden Çocuklar
Yakınlarda bir yetimhane varmış; bu ufaklıklar oradan gelmiş. Belli ki burası normalde arabaların durduğu bir yer değil, ama iki muzunguyu görünce meraklarına yenik düşmüşler.
Yine konuşmuyorum, yine biriktiriyorum. Daha gidilecek yol var. Ama kalbimin bir parçasını da burada bırakıyorum.
Queen Elizabeth Parkı ve Ağaca Tırmanan Aslanlar
Sonraki durağımız Queen Elizabeth Milli Parkı (***). Uganda’da en çok görmek istediğimiz şeylerden biri, ağaçlara tırmanan koca yürekli aslanlar. Bu ilginç davranış dünyanın yalnızca birkaç bölgesinde görülüyor: Queen Elizabeth Milli Parkı’nın Ishasha Sektörü, Botswana ve Tanzanya’daki Manyara Gölü.
Genetik olarak Afrika aslanlarından farkları yok; ama coğrafya kader. Bölge, 28 derecelik sıcaklığı ve uyku hastalığına yol açan tsetse sinekleriyle ünlü. Sonuçta o da bir kedi; yükseği seviyor, çevreyi izleyerek hem avını hem tehlikeleri daha rahat fark ediyor. Yıllar içinde bu davranış, yavruların yetişkinleri taklit etmesiyle alışkanlık haline gelmiş.
Bir taraftan da yaklaşık 200 kiloluk bir cüsseyi taşıyabilmek kolay değil; hem sağlam hem de rahat dallar lazım. Bu bölgedeki akasya, incir ve euphorbia (kaktüse benzeyen bir ağaç) gibi alçak, yatay dalları olan güçlü gövdeli ağaçlar tam da bu ihtiyacı karşılıyor.




Ağaçta aslanlar
Aslanları izlerken gözüm Başak’a takıldı; gözlerinin içi parlıyordu. “Mutluluğun resmi”ni çiz deseler, işte Başak’ı böyle çizerdim.
Sürgünün Gölgesinde
Sonraki güne Queen Elizabeth Parkı’nda başladık. Çevrede çeşit çeşit antilop gördük. Bana sorsan hepsine geyik derim; boynuz yeme konusunda uzman olsam da boynuz sahipleri konusunda cahilmişim 🙂 Tam da bu noktada kısa bir araştırma yapma ihtiyacı hissettim. Meğer bu iki cinsi karıştıran sadece ben değilmişim. Tip olarak benzeseler de tamamen farklı familyalardanmış. Geyikler, boynuzlarını her yıl değiştiren Cervidae ailesinden; antiloplar ise ömür boyu aynı boynuzu taşıyan Bovidae ailesinden. Üstelik antiloplar geyiklerden daha büyük ve daha hızlıymış. Bir de hangisi hangisiydi endişesini kökten çözdüm: Buradakilerin hepsi antilopmuş, çünkü Afrika kıtasında doğal geyik türü bulunmuyormuş.
Bir de “loser”imiz var. Hamza’nın anlattığına göre Uganda’daki en tehlikeli hayvanlardan biri, sürüden atılmış ve tek başına dolaşan erkek bufalo, nam-ı diğer Afrika Mandası. Kaybedecek hiçbir şeyi yok, ama güvenebileceği bir sürüsü de yok. Bu yalnızlık onları hem insanlara hem de diğer hayvanlara karşı daha saldırgan yapıyormuş. İşte bu yüzden “Büyük Beş – Big Five” listesinde. Bu çocuk da yaklaştığımızda ürktü, hemen toparlandı. İçimiz parçalandı; daha fazla rahatsız etmeden uzaklaştık ama son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda…

Afrika Mandası: Sürgünün Gölgesinde
Kyambura Gorge ve Şempanzeler
Savananın ortasında, “Şempanzeleri nereden bulacağız?” diye kafamda deli sorular. Derken karşımıza çıkan derin bir yarık… Sonradan öğrendiğime göre buranın adı Kyambura Gorge. Tam 100 metre derinliğinde, içi yemyeşil ormanlarla dolu bir vadi. Ortasından Kyambura Nehri geçiyor ve şempanzeler için adeta efsanevi bir habitat oluşturuyor.

Keşke kendi objektifimden gösterebilseydim; ne yazık ki drone izni alamadım.
Yarığın dibine doğru trekkinge başlayacaktık ki vadiden garip sesler yükselmeye başladı. Rehberimiz ‘Biraz bekleyelim’ dedi. Meğer hipopotamların banyo saatine denk gelmişiz! Sesler kesilince, popolarının üstünde kayarak oluşturdukları garip patikanın yanından aşağı indik. Neyse ki bu aşamada, yani su ile sürü arasındaki bölgede karşılaşmadık; şanslıydık. Ponçik görünümlerine aldanmamak lazım, vücutlarının büyük kısmı yağ değil kas ve Afrika’da en çok insan ölümüne sebep olan hayvanlardan biri kendileri(****).

Tetikte bekleyen hipopotamlar
Hipopotamların banyo keyfini izlemekten kendimizi alamamış olsak da, şempanzelere verilmiş bir sözümüz vardı. Ormanın derinliklerine doğru yürüyüşe başladık ve nihayet ilk şempanzemizi gördük. Rehberimiz de anlatmaya başladı:
Şempanzeler, biz insanlardan daha adil ve demokratik bir şekilde yaşıyor. Liderleri olan Alfa erkeğin destekçilerinin çoğu—yaklaşık %70’i—dişilerden. Liderlik burada bir güç gösterisi değil; sadece karakterin zaferi. Yani ‘en güçlü, en yaşlı, en kaslı’ gibi kriterler yok. Alfa erkek yaşlandığında tahtını huzurla devrediyor. Devretmezse, aileler bir araya gelip kaba kuvvetle indiriyor; ki bu çok nadir. Şaşırtıcı ama ataları oldukları insanlar gibi koltuk sevdalısı değiller. Bizim gözlerimizin önünde duran Mweya ise sekiz ailenin lideri; bakışlarında bir asalet, gördüğümüz diğer şempanzelerle arasında gerçekten bir duruş farkı var.

Adil Mweya: Sekiz Ailenin Lideri
Bir de Alfa Dişi var… Doğumlara yardım eden, düzeni sağlayan, hayatın devamını güvence altına alan bir figur. Erkekler avlanırken, dişi ve yavruları koruyacak doğru erkeği seçmek onun görevi.
Ve tüy temizleme ritüeli… Görünüşte basit bir hareket, ama şempanzeler için yaşamın büyük bir parçası. Kavga etmiş olsalar bile, parmak uçlarıyla tüyleri tararken kalpleri onarıyorlar. Bu ritüel hem dedikodu hem diplomasi; hem temizlik hem sevgi. Etkilenmemek elde değil…

Sürünün küçük bireyi
Sonra Saba Florida çıkıyor karşımıza—ki buna bir hayli güldük—doğanın gizli eğlencesi! Küçük bir meyve, büyük bir etki. Yedikten sonra çakırkeyif oluyorlar; işte o zaman dans! Gençlerin çığlıkları ortalığı şenlendiriyor. Ama kurallar var: fazla kaçıran, yaşlıların gazabına uğruyor. Demek ki doğada bile ölçü, saygı ve denge var.
Bu sahneleri izlerken aklıma bir soru düştü: Evrim tersine mi gidiyor? Gözlerimin önünde sanki Maymunlar Cehennemi’nin fragmanı dönüyor… Biz ise Maymunlar Cennetinden, kalbimizin bir parçasını burada bırakıp köyümüze yöneliyoruz.
Köy Hayatı ve Kahve
Köyde dolaşmak ve yerlilerle kaynaşmak istedim. Başak insanlara pek meraklı olmadığından bana katılmadı. Hamza’nın yönlendirdiği otel çalışanı rehberimle yola koyulduk.
Vanilya ve kakao ekimi yapan bir aileyi ziyaret edecektik. Meyve bahçelerinden geçerken farklı yaşlarda öğrencilerle karşılaştım. Meraklı bakışlarla sohbet ettik; İngilizceleri şaşırtıcı derecede iyiydi. Ben de sorular sordum, defterlerini karıştırdım. Tam sohbete dalmışken rehberim hatırlattı: ‘Kakao ailesi seni bekliyor.’
Aile hazırlık yapmış. Büyük kızları vanilya üretimi hakkında ilginç bilgiler verdi: Vanilya aslında tırmanıcı bir orkide! Çiçekleri elle dölleniyor, meyveler 8-9 ayda olgunlaşıyor. Bu zahmetli süreç, vanilyayı dünyanın en pahalı baharatlarından biri yapıyor.



1. Vanilya | 2. Nice – Kakao ailesinin güler yüzlü annesi | 3. Kakao meyvesi
Sonra kakao bahçesine girdik. Mali, Gana, Fildişi Sahili ve Uganda’dan türler var. Çiçek vermesi için en az 3 yıl bekleniyor, meyve oluşunca 3 ay dalda kalıyor. İlk kez taze kakao yedim; tadı harikaydı.
Uganda tam anlamıyla bir tarım ülkesi. Nüfusun büyük bir kısmı tarımla geçiniyor; ama bu topraklarda bir ürün var ki hem kültürel hem ekonomik açıdan ayrı bir yere sahip: kahve.

Kahve Ağacı
Kahve üretimi küçük aile işletmelerinde yapılıyor; ciddi emek istiyor. Hasat, kurutma, işleme… Hepsi sabır işi. Kahve bahçeleri uzun vadeli yatırım; bir kez dikildi mi yıllarca aynı yerde kalıyor.
Uganda seyahatim boyunca en çok dikkatimi çeken manzara, yol kenarlarında güneşe serilmiş çamaşırlar ve kahve çekirdekleri oldu. Çekirdeklerin çoğu, düz arazilerde yetişen Robusta türüne ait. Robusta iri çekirdekli, kafein oranı yüksek ve oldukça dayanıklı. Uganda, Robusta’nın anavatanlarından biri; bu yüzden burada adeta bir yaşam biçimi. Arabica da var ama daha sınırlı, Uganda’nın dağlık bölgelerinde yetişiyor.


Lights of Kazinga Yetimhanesi
Kahve alışverişimi Lights of Kazinga yetimhanesinden yaptım. Kahveleri yerel aile işletmelerinden alıp kendileri işliyorlar; böylece yetimhaneye gelir sağlanıyor. Shamia’nın öncülüğünde hepsi birbirinden tatlı insanlarla tanışma fırsatı bulduğum için mutlu bir şekilde otele dönüyorum.`
Afrika’nın İncisi
Uganda, Afrika’nın incisi olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyor. İnsanları sıcakkanlı, meraklı ve misafirperver. ‘Muzungu’ kelimesi burada kesinlikle kötü bir anlam taşımıyor; aksine, yabancılara sevgiyle hitap etmek için kullanılıyor. Yolda yürürken ‘Muzungu!’ diye bağırıp size sarılmaya gelen ufaklıklarla karşılaşabilirsiniz, şaşırmayın. Hatta büyük ihtimalle o akşam, bu karşılaşmayı ailelerine heyecanla anlatacaklar.

Muzungu!’ diye bağırarak sevinçle bana koşan ufaklıklar
Turizmin henüz endüstriyelleşmediği, samimiyetin hâlâ korunduğu bu ülke, kalbimde özel bir yer edindi.
Hamza ile Hayat Üzerine
Yol boyunca biriktirdiğim, sustuğum, sormadığım ne varsa dönüş yolunda içimden taşıyor. Hamza imdadıma yetişiyor. Zaten yol boyunca yer yer ne kadar duygulandığımı fark etmişti; dönüş yolunda yakın, içten bir tonla bazı gerçekleri paylaştı.
“Sen,” dedi, “teknolojiyle, elindeki imkânlarla kendini buradaki insanlardan daha mutlu görüyor olabilirsin. Ama durum bundan ibaret değil.”
Sonra çocukluğunu anlattı. Annesi ve babası, bir çuvalı otla doldurup yastık yaparlarmış. “O kulübede geçirdiğim günleri,” dedi, “hiçbir şeye değişmem.”
Ardından hayatın başka bir yüzünü gösterdi: Babasının birden fazla eşi, yaklaşık yirmi kardeş… “Sistemin çarklarından biri olmaktansa,” dedi, “sisteme katkıda bulunmayı tercih ettim.”
Okulunda derece yapmış; bursla bilgisayar mühendisliği okumuş. Ama kalbi başka yerdeymiş: “Bilgisayar mühendisi olmayacağımı biliyordum. Ben turizmden keyif alıyorum.”

Hamza ve Deneson… Başak ile aramızdaki Hamza.
Bir turizm şirketine girmiş; ama okumakla kazandığı farkındalık hiç tükenmemiş.
“Eğitimin değerini çok küçük yaşta öğrendim. O günlerden beri biliyorum ki, öğrenmek sadece bilgi edinmek değil; hayallerin peşinden koşabilmek, fırsatları yakalayabilmek demek. Bu yüzden çocukların öğrenmesine destek olmak benim için bir görev değil, bir tutku. Çünkü her çocuğun önünde açılacak kapılar, keşfedecek dünyalar var. Ve biz onlara bu yolu açabiliriz.“
Bugün Hamza, yetimhane ile birlikte hareket ediyor; bizim gibi gezginlere ulaşıyor: “Çok değil,” dedi, “10 dolarlık bir katkıyla bile bir çocuğun bir yıllık kırtasiye masrafını karşılamak mümkün.”
Bu cümle, yolun tüm tozunu sildi. İşte bu yüzden bu satırları yazıyorum: Bu yazıyı, Hamza’nın ve onun ulaştığı çocukların sesini daha geniş kitlelere duyurmak için kullanmak istiyorum.
Destek Olur Muyuz?
Bence oluruz. Çünkü bazen dünyayı değiştirmek; bir çuvalın içini otla değil, umutla doldurmak kadar basittir. Küçük bir adım, bir çocuğun geleceğini değiştirebilir.
Ne dersiniz, birlikte umut olalım mı?
Koca yürekli Hamza ve en az onun kadar koca yürekli Shamia’nın kuruculuğunu üstlendiği yardım kuruluşunun linklerini asagida paylasiyorum.
Bağışlarınız için: https://store.pesapal.com/lightsofkazinga
Ufaklıklara sponsor olmak için: https://lightsofkazingaorphanage.com/sponsor-a-child/
Konaklama için: https://lightsofkazingaorphanage.com/
Uganda’ya seyahat etmeyi düşünüyorsanız: gorillasinparadisesafaris.com
(*) Mzungu” Doğu Afrika’da beyaz insanları tanımlamak için kullanılan kelime. Swahili’de kelimenin tam anlamı “amaçsız dolaşan” veya “etrafında dönen kişi”. Bu isim, ilk geldiklerinde şaşkın ve kaybolmuş gibi görünen Avrupalı kaşiflere takılmış. Yıllar geçse de bazı şeyler değişmiyor tabii🙂
(**) Gümüş sırtlı, sırtındaki gümüş renkli tüyleriyle tanınan yetişkin erkek goril. Grubun lideri olarak koruma ve yönlendirme görevini üstlenirmiş ve genelde 12 yaşın üzerindeki erkeklermiş.
(***)1954 yılında İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth Uganda’yı ziyaret etmesi onuruna bu isim veriliyor. Crown’dan da hatirlayacagimiz uzere…
(****) Su aygırıyla karşılaşmanız durumunda ölme olasılığı (%86,7), aslanlarda (%75) ve köpekbalıklarında (%25)
