Madeira’da 42

Yaz dostum, Nisan sonunda açıklama yapılmış, fabrikanın yarısı kapatılacak. Yaz dostum, 295 kişi işten çıkarılacak. Haa bir de yaz dostum, Başbakan açıklama yapmış, Birleşik Krallık oturum izni ve vatandaşlık 5 seneden 10 seneye çıkarılacak.

Olsun, bak Mayıs geliyor. Benim adım Mayıs. Mayıs baharın ve hatta yazın habercisidir, Hızır ile İlyas’ın gül ağacı dibinde buluşup sohbet ettiğidir, Gezi Olayları’nın, yani umudumuzun yeşerdiğidir, emekçi işçiler bayramıdır, yıl dönümümüzdür ve tabii ki Mayıs ayı kutlu doğum ayıdır. Sene boyunca beklediğimdir. Hadi bir yerlere gidelim, çok ihtiyacım var. Gidelim madem. Nereye? Tabiata. Taa Madeira’ya.

Monte Palace Tropical Garden Sanatsal Denemelerimiz

Londra’dan direk bir uçuşla Funchal’a. Oradan kiraladığımız arabaya. Oradan Monte Palace Tropical Garden’a. Sonrasında ise yaklaşık bir saatlik mesafedeki Granny’s Farm’a—Booking’de bulduğum, uygun fiyatlı tek yer olan çadır kampa. Fakat yol git git bitmiyor. Hava da gittikçe bozuyor. İşin komiği, ayrıldığım Birleşik Krallık’ta hava 26 derece. Seçimlerimi sorgulamıyorum desem yalan olur. Kampa ulaşıyoruz. İlk sorum, çadırda ısıtıcı var mı? Hayır. Yok vallahi kalamam, benim yattığım yer sıcak olacak. Neyse şimdilik olay çıkartma. Çadıra git bir bak. O çadır fotoğraflarda daha büyük durmuyor muydu ya? Bizim uzun çocuk ayakta duramıyor. Kafayı da çaktı işte. Ne acımıştır. Yok yok, mümkün değil, olmayacak bu iş. Hemen alternatif yer bakayım. Nasıl ya, zaten pahalı olan yerler daha da bir pahalanmış. Aman moralim bozulmasın, aman gözyaşım dökülmesin, zaten efkarlıydın, üstüne bir dert daha ekleme. Hah, bir Airbnb’de açıklık, hem de Funchal’da. Tamamdır, şansımızı deneyelim. Kamp sahibi bir şişe şarapla geliyor. Diyorum ki ben kalamam, diyor ki beni bağlamaz, havanın böyle olması benim suçum değil. Dayı da zaten yabancı olmadığım, o “r”leri bastıran, 3.20’ye binen, utanmasa az sonra cebinden tespihini çıkaracak yurdum erkeği tipi var. Aman renk verme, huyuna git. Neyse geri ödeme alsam da almasam da koydum kafaya. Gidiyoruz Funchal’a. Bana ne ya, kafa dağıtmaya gelmişim sonuçta. Ama o şarabımı da içerim, o ayrı. Genlerde çingenelik var. Rahmetli babaannem duysa orijinal bir küfür basmıştı şimdi😂.

Cingenlik forever

3 kadehin bana verdiği yetkiye dayanarak hayata daha pembe gözlüklerle bakmaya başlıyorum. Ev lokasyonu da, dekorasyonu da güzel. Ev sahipleri birbirinden tatlı bir Gen Z Alman çift. Boheminden, hani et yemeyiz, yoga yaparız kafaları. Hızlıca tanışıp kendimizi Funchal sokaklarına atıyoruz. Ohh tam bayır aşağı tabanvayı boşa atıp kendimizi Armazem do Sal diye bir mekan önünde buluyoruz. Bir ilgi, bir alaka. Yıldönümümüze yaraşır çok güzel bir yemek yiyoruz. Aman, erken yatalım. Daha yarın sabah 5’te kalkıp Pico do Arieiro’da (1818 m) günü doğuracağız. Başlarımız yarın kendilerine nelerin geleceğinden habersiz yastığa 5 cm, 30° derecelik bir açıdayken uykuya dalıyor.

Sabaha Efe’nin Funchal’ın zorlu yokuşlarından çıkarken manuel vites araba kiralama kararıma duyduğu takdiri (!) ifade eden konuşmasını dinleyerek giriyorum. Hava daha karanlık. Deli mi sevdi bizi, ne işimiz var sabahın köründe? Gitgide karanlıkta yükselen kırmızı stop farı ışıkları. İstanbul trafiğine mi ışınlandık derken, bu işin şakası olmadığını, sadece bizi değil, yaklaşık bin ila iki bin turisti de deli sevdiğini anlamış olduk. Ben hayatımda bu kadar trekking hayranını bir arada görmedim. Neyse, şimdi çok güzel manzara izleyeceğiz, bak söz sana diyorum kendimden emin bir sesle Efe’ye. Gözlem noktasında 100’e yakın insanın toplandığı bir noktaya gidiyoruz. Bazıları işi abartmış, otelden kaptıkları yorganlara sarılmış, güneşin geleceğini düşündüğümüz noktaya gözlerini dikmiş bekliyor. Biraz ayakta durunca aslında hiç abartmadıklarını anlamamız çok da zamanımızı almıyor. Allahım, bu nasıl bir soğuk? Rüzgar üzerimizdeki kıyafetlerin tüm gözeneklerini kullanarak Allah Allah nidalarıyla hücuma geçiyor. Biraz birbirimize sokulmayı deniyoruz ama çok dayanamıyoruz, arabaya dönüyoruz.

Pico do Arieiro- 1818 metrede gun batimini bekleyen masum turistler

Salla, doğum gününü, eve dönüp uyuyalım. Emin misin? Evet, hâlâ titriyorum. Körükle radyatörü. Arabayı çekiyor biraz daha ileriye. Soruyor bir kez daha, emin misin diye. Tabi ki değilim, yılmak lügatımda yok. Diyorum ki gel hafiften bakalım, üşürsek döneriz. Derken güneş hafiften “ben buradayım” demeye başlıyor. O an bir aydınlanma geliyor ve neden onca kişinin o soğukta o irtifada beklediğini anlıyorum. Manzara tarifsiz. Dağların deldiği bulutların akışını gözle görebiliyorum. Güneş, bulut denizinin üstünde menevişleniyor. Daha önce hiç böyle bir şeye şahit olmadım, muhtemelen buradaki diğer insanlar da. İyi ki dönmedik odaya, iyi ki izledik. Bu iş burada bitmez. Diyorum ki doğum günümde, bu sefer günü burada noktalayalım.

Achada do Teixeira‘ya geçiyoruz. Alltrails’de PR11 parkurunu takip edeceğiz. Bir de yeni aldığımız oyuncağımız drone ile deneme yapacağız. Ne yazık ki o parkurun geçen yaz Ağustos’ta meydana gelen ve 4400 hektar alana yayılan yangın rehabilitasyonu nedeniyle kapalı olduğunu öğreniyoruz. 5 km’lik kısa bir kısmını yapıyoruz. Ortalık ana baba günü. İlk oyuncak denemelerimizle tatmin olup kafede öğle yemeğimizi yiyoruz.

Ikinci duragımız Levada Nova ve Levada Moinho‘ya gidip bir 10 km de orada yürüyüyoruz. Biz yürümeye üşeniyoruz da, adamlar ta 16. yüzyılda o dönemin teknolojisi ile kuzeydeki yağışlı bölgelerden güneydeki kuru tarım alanlarına su taşımak için Levada sistemini kurmaya üşenmemişler. İşte o zamanında kurdukları levadalar, gün gelmiş Instagram’ın ve mantar gibi yayılan influencerların patlamasıyla onları ihya etmiş.

Bir sonraki durak yavaştan Porta Do Sol. Yolumuzun üstünde Véu da Noiva selalesinde yanlışlıkla duruyoruz. Véu da Noiva Portekizcede “gelin duvağı” demek – görüş açımız bize nedenini açık etmese de çitlerin üzerinden atlayıp (evinizde denemeyin) drone uçurduğumuzda suyun aşağıya Atlantik Okyanusu’na dökülürken oluşturduğu ince ve uzun görüntünün tam olarak tarifine uyduğunu fark ediyoruz. Sonrasında mı? Su meşhur yola dökülen şelale Cascata dos Anjos’ta durup aptest alıyoruz. Akabinde Porto Do Sol sahilinde biramızı ve Tremoçoslarımızı1 yudumlayıp akşam yemeği için Palm Spot Restoran geçiyoruz. Portekiz ve Akdeniz mutfağı ile günü sonlandırıyoruz.

Dunyanin en ucuz (!) tropik meyvelerini bir arada bulabileceginiz Mercado Dos Lavradores

Mercado Dos Lavradores‘ı özellikle Cumartesi gününe ayırdım. Neden mi? Yerli üreticiler Cuma-Cumartesi gelir. Ama nasıl çalıştığımı, nasıl kendimden emin olduğumu anlatamam. Üst kata çıkılacak, çünkü fiyatlar daha uygun, turist kazığı değil. Başlıyoruz tropik meyveleri tatmaya. Koy ablama oradan bir Gradanilha, Maracujá Amarelo, Maracujá Roxo, Annona, Maracujá Banana, ve lütfen Mangoyu da atlamayalım. Malum anamın karnından bu tropik meyveleri yiyerek çıktım. Hepsinden birer ikişer alıyoruz. Eleman soruyor; ödeme kartla mı, nakit mi? Ne kadar tuttu? 100€ 🤬 Başka türlü ödenebiliyor mu? Banka kredisi, senet, vs? Diyoruz ki neyse, tüm öğle yemeklerimizi meyve ile geçiştiririz (tabii ki öyle yapmayacağız), tatil sonuna cırcır olmazsak iyi. Dip not Maracuja denilen Passion Fruit esasen Pasiflora familyasından. Bize bol bol tattırmış olmasından anlamış olmam gerekirdi.

PR 16 Levada Faja do Rodrigues

Burdan çıkıyoruz São Vicente’ye, yani ilk tuttuğumuz çadırkamp yakınlarına. Toplam 10 km olan PR 16- Levada Faja do Rodrigues‘i yürüyeceğiz. E kuzey aradan çıksın madem. Parkur çok güzel, diğerlerinin aksine kalabalık da değil. Yolun üstü tamamen ağaç dallarıyla kapanmış; annemin — bir Rus filoloğu olarak — ‘aleya’ dediği türden. Bu doğal tünel, yağan yağmurun etkisini de bir hayli azaltıyor. Yol boyunca önümüzde bir kızcağız sürekli çaktırmadan bizi bekliyor, yanlamaya mı çalışıyor diye bir sorguluyoruz. Ama bizi daralttığını görünce sohbet başlıyor ve hatta sosyetik meyvelerimizden de ikram ediyoruz. Sondaki tünel bizim uzun çocuğu sürekli eğilmeye zorlasa ve hatta bezdirmiş olsa da bu parkur açık ara Madeira’daki en favori parkurum oluyor. São Vicente ayağını Nossa Senhora de Fátima Şapeli‘nde drone uçuğumuz ile sonlandırıyoruz.

Sisede ve bardakta durdugu gibi durmayan Ponchalarimiz

Ama bugün bu kadarla bitmez. Sonunda Funchal yolumuzun üstünde sürekli denk geldiğimiz, ağzına kadar dolu Taberna da Poncha da Serra D Agua‘da duruyoruz. İçeri girince fark ediyorum, burası sadece bir turist atraksyonu değil aynı zamanda yerlilerin de uğrak yeri. İçerde ve dışarda sesli şarkı söyleyenlere denk gelmek mümkün. Bizim aksimize, şanslıysanız şarkı söyleyenlerin sesi güzel bile olabilir. İçkiler taze hazırlandığı için bir süre bekledikten sonra ponçalarımızı2 sipariş ediyoruz. Fiyatlar o kadar uygun ki Funchal Belediyesi’nin ve Efe’nin bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi sarhoş ilan ediyorum. Yan masadaki ablayı öpebilirsiniz. Yani tabii, tüm şekerli içkiler gibi nasıl çarptığını da anlayamıyor insan. Buradan sonra akşam yemeğimizi güzel bir yerlerde yiyoruz ancak detaylara pek hâkim değilim 🙂 O son kadehi içmeyecektim.

Praia do Cais Black Sand Beach

Bu kadar yürümenin üstüne bacaklarım dile geliyor: Vallahi pes, artık ver bize bir es… E hak ettiler tabii. O zaman rotamız Porto Moniz. İhtimal düşük de olsa doğal havuzlar açık olabilir ve belki biz de Fedon’dan önce deniz sezonunu açabiliriz. Yolda önce Seixal’daki Praia do Cais‘a uğruyoruz. Bu noktayı güzel kılan özellikleri küçük balıkçı teknelerinin yanaştığı bir iskeleye komşu olması, ıslanınca siyaha çalan ince kıyım kum taneleri – hani su mayoları yıkarken küfrettirecek kadar, tezat oluşturduğu ağaç kaplı tepeleri ve ressam elinden çıkmışçasına kondurulmuş şelalesi. Su, Atlantik Okyanusu’ndan beklediğim ölçüde soğuk değil. Sezonu inanılmaz keyifli bir manzara eşliğinde açıyorum, sudan da parmaklarım buruşana kadar çıkmıyorum.

Ver elini Porto Moniz kaya havuzları. Şansımıza açık! Doğanın milyonlarca yıl süren sabrıyla şekillendirdiği bu havuzlar, volkanik patlamalar sonucu ortaya çıkan siyah lav kayalarının arasına okyanus suyunun dolmasıyla meydana gelmiş. Normalde havuzlar beni çok çekmez. Adeta Kuğulu Park’ın yanındaki alt geçitin o mavi fayansları, klor kokusu… Ancak içinde balık ve yengeçlerin cirit attığı bu havuz, Atlantik Okyanusu’ndan tek farkı dalga ve akıntının olmamasıyla bambaşka bir deneyim sunuyor.

Porto Maniz Kaya Havuzlari

Tatilin ve hatta senenin en heyecanlı gününe geliyoruz. 5 Mayıs. 42 sene boyunca tüm şapşallıklarıma rağmen hayatta kalabilmiş olmam kutlanmaya değer.

Işte bu desturla güne başlıyoruz. İlk durak Fanal Ormanı, Portekizce adı ile Laurisilva – kadim bir defne ormanı türüymüş. Zamanında adanın büyük bir kısmını kaplayan bu bitki örtüsünden günümüze yalnızca küçük bir bölüm ulaşabilmiş ve koruma altına alınmış. Hal bu olunca beklentiler de tavan yapıyor. Mekâna gittiğimizde ise bizi sadece birkaç okuzun otladığı bir meranın beklediğini görünce bir hayli asabım bozuluyor da çaktırmıyorum. Sanırım kaybolduk derken çöken sis ve siluetlerini gördüğümüz ürkütücü ağaçlarla kendimizi bir Tim Burton filmi sahnesinde buluyoruz. İki korku filmi hayranı için daha uygun bir ortam düşünülemez. Ancak yürüyecek daha çok yolumuz var, diyor ve bu güzel mekâna istemesek de veda ediyoruz.

Fanal Ormani

Sıra PR6 & PR6.1 Levada das 25 Fontes & Levada do Risco‘da. Mesafesi çok uzun değil, 7 km. Ancak zorluk seviyesi yüksek. Şelaleye kadar bayır aşağı salarken bu yolun bir de çıkışı var diye kara kara düşünmüyor değilim. Madeira’nın en popüler rotalarından biri ve bu durum onu gördüğümüz en kalabalık rota yapıyor. O kadar ki Levada kısmında insanlar yürüyebilmek için sıra bekliyor. Şelaleye vardığımızda, “Neyse ki boşuna yürümemişiz,” diye içimizden geçiriyoruz… Çekim yaparken birkaç çiftin diz çökme seremonisine denk geliyoruz. Arkadaşlar, bir durun. Önce şu insan bezdiren yokuşu bir birlikte tırmanın. O nefes nefese, ter kokan, saçları dağınık şekilde yüzüne yabarmış, şikayet eden sevdiceğinize bir bakın, onu gerçekten seviyor musunuz, ondan sonra karar verin; eğer cevap hala evet ise tamam, ha değilse büyük bir hatadan kurtulmuşsunuz, tebrikler.

Günün sonunda, kendimize verdiğimiz sözü tutuyor ve gün batımını izlemek üzere Pico do Arieiro’ya geçiyoruz. O eski kalabalık ve dondurucu soğuktan eser yok şimdi. Güneş yavaşça ufka süzülürken, bulutlar şelale halinde dağın eteklerinden akıyor. Manzara öyle büyüleyici ki, acaba şu an ölecek miyim diyorum, gözlerim doluyor. İçimde bir yerlerde hayatın anlamını sorguluyorum.

Ve birden cevabı buluyorum: 423.

Ama sonra, klasik bir Douglas Adams anı yaşanıyor—sorunun ne olduğunu tamamen unutuyorum. Gülümsüyorum ve sadece “İyi ki,” diyorum. Gerçekten de iyi ki.

42.

Burcu’nun Notlari:

  1. PR: Pequena Rota yani Turkce meali Kısa Rota. Her ne kadar bana kisa gelmese de Hiking Camiasinda gunu birlik yapilabilen 10-15 km’den kısa yuruyusler icin kullaniliyormus ↩︎
  2. Tremoços: Portekizlilerin bira yaninda siklikla tukettigi atistirmalik. Baklagillerden ve tursumtirak. Cok sevdigim icin bir kavanoz alip dolaba attim. ↩︎
  3. 42: 42’nin hikayesini anlatirsam degeri kalmaz. Absürt mizahı, sosyal elestiri ya da bilimkurgu komedisine ilgi duyanlar icin bakiniz Otostopcunun Galaksi Rehberi. Ilgi duymayanlar icin 42 Konya’nin plakasi diyelim ve orda birakalim. ↩︎

IZLEMELIK


DINLEMELIK


OKUMALIK

https://www.goodreads.com/review/list/47599687-burcu-terzioglu?shelf=tropicana

Bir Cevap Yazın