BRITISH INVASION

Birleşik Krallığın yeri bende hep farklıdır. Çünkü ilk uçak ve ilk yurtdışı seyahatimi dil kursu için 1998 yılı Temmuz’unda en yakın arkadaşlarım Özgen ve İdil ile birlikte Londra’ya yapmıştım. Hayatımın en eğlenceli ve en dönüştürücü zamanlarından biri Londra’daki o bir ayımdır. Dönüştürücü derken; kendi işimizi ana dilimizin konuşulmadığı tamamen yabancı bir ülkede yapmak 15 yaşında 3 kızın hayatını ciddi anlamda değiştiriyormuş, geziden sonra daha kendine güvenen bireyler olarak dönmüştük vatan topraklarına. Bu arada Londra’da gezmedik müze, şehir çevresinde Brighton, Leeds Castle, Greenwich ve Cantebury gibi gitmedik yer bırakmamıştık. Hatta bir gün tek başıma Londra’nın şehir merkezine bile inmiştim. İnsanlık için küçük, Burcu için büyük bir adım. İnsanın bir şehirle bağı nasıl kurulur? İnsan kendini o şehre ne zaman ait hisseder? Benim için o gün bu gündü. İşte o gün o şehre aşık olmuş ve günün birinde burada yaşamayı dilemiştim.

Trafalgar Square, daha sonraki gidişlerimde yine aslanlara çıkmaya çalıştım ama bir miktar yaşlanmışım, yapamadım

Tarihimdeki ilk gezi yazımı uçaktaki kusma torbalarının üstüne yazmışım. Gerçi yazılara bakınca hala gülerim; İdil daha seyahatin ilk anlarında dönüşte yiyeceği THY yemeklerinin hayalini o güzel yazıya yansıtmış.

3 arkadaş daha sonra da İngiltere’ye birlikte gitme söz vermiştik, şu ana kadar nasip olmadı ama kim bilir belki günün birinde…

1998 yazı; Özgen, İdil ve Rus arkadaşımız Lena ile birlikte. İdil’in aklında THY yemekleri, dönüş için gün sayıyor.

O söz baki kalsın, 2020 Ocak sonu Şubat başı pandeminin en hızlı zamanları öncesi yaptığım son seyahat Birleşik Krallık seyahatimdi. Bir toplantı nedeniyle gittiğim Galler, akabinde içinde bir çalışanımın olduğu Pegasus uçağının pist dışına çıkması ile birlikte benim için biraz kabusa dönmüştü. Ayrıca Covid yeni başlıyordu ve bir yandan da henüz bizi nelerin beklediğinden habersiz bir şekilde aksiyon planları hazırlamaya çalışıyorduk.

22 sene sonra aynı mekanda, artistik bir poz

Hafta sonunda ablamın Londra’da bana katılması ile birlikte keyfim tam yerine gelir gibi olmuştu. Hele ki geçen süre içerisinde müzelerin ücretsiz hale geldiğini duyunca bu keyif daha da arttı. 2 gün gibi bir kısa sürede çok önemli yerleri gezmiş, Dishoom’da 45 dakika sırada bekledikten sonra yemek yiyebilmiş, Notting Hill’de gezmiş, Camden Town’da takılmış, The Cock isimli Gay Barda bol bol dans etmiş, Natural History Museum ve Dünyanın en iyi müzelerinden birisi olan British Museum’a gitmiştik. “Bu kadar saadet yeter sana” şeklinde kaderin müdahalesi ile Ciara fırtınası patlamış ve uçuşumuz “Act of God” ile _ evet şaka yapmıyorum, havaalanı yetkilileri açıklamayı böyle yaptı_ iptal edilmişti. O zaman Birleşik Krallığa olan aşkımın platonik olduğunu hissetmiş ve kendisine çok içerlemiştim.

Natural History Museum girişindeki Mavi Balina İskeleti “Hope the Blue Whale”. Ciara Fırtınası “sayesinde” uçağın ötelenmesi ile ziyaret edebildik.

2022 Eylül sonu Ekim başı Barry Tesisimizin duruşuna destek olmam için bana tekrar Birleşik Krallık- Galler yolu gözüktü.

Heathrow’a inip, Paddington istasyonuna kadar 25 kiloluk bavulumla cebelleşmem esnasında insanların yardım elini uzatması, üstünü toprakla gömdüğüm Birleşik Krallık aşkımı tekrar depreştirmeye başladı. Aklım bundan 24 sene önceki Londra’daki dil kursundaki öğretmenlerimizden birinin iddia ettiği gibi metropollerde insanların birbirine katiyetle yardım etmemesi savını da seve seve çürütmüş oldum.

Tesisteki Turnaround- duruş kısmını detaylı bir şekilde anlatmama gerek yok, Cumartesi de dahil sabah 7 akşam 5 arası çalıştım. Çok yoruldum ama sahada gördüğüm Galler halkının yakınlığı bana bu yorgunluğu unutturdu.

Bilen bilir; mesela Kübra hep de bu konuyla ilgili dalga da geçer, herkese “günaydın” ve “merhaba” derim ve genelde bu selamlarım havada asılı kalır. Barry’de nedense hiç havada kalmadı. Galler’de herkes birbirini içtenlikle selamlıyordu, hem de öyle böyle bir selamlama değil. Sadece merhaba değil, ayrıca nasılsın diye de soruyorlardı. Ben bu kadar kibar insanı bir arada görmedim. Bu durum beni biraz kaba göstermiş olsa bile gerçekten sahada tanıştığım, birlikte çalıştığım herkesten çok keyif aldım. Sahadaki A’dan Z’ye herkesin Türkiye’ye geldiğini, çok sevdiklerini ve sahada bazı müteahhit personelin Türkiye’de evleri olduğunu öğrendim. Hangisi daha şaşırtıcıydı bilemiyorum, İngiliz kaynakçının Türkiye’de evi olması mı yoksa 17 senedir çalışan bir Türk vatandaşının Türkiye’den ev alabilecek kadar parayı denkleştirememiş ve denkleştiremeyecek olması mı? Burada hemen bir dip not vermek gerekir diye düşünüyorum; Birleşik Krallık şu aşamada hala yapısı gereği sosyal bir devlet. En geniş bant orta kesim. Mühendisler ve sahadaki emekçiler arasında çok büyük bir uçurum yok ve bunun güzel yansımalarını görmek mümkün. Ayrıca bakıma muhtaç insanlar devletin koruması altında. Hastanelerin acil kısımları ile ilgili burda yaşayan insanlardan katiyetle sıra gelmiyor olması gibi kötü geri bildirimler aldımsa da, ülkenin sağlık stratejisi daha çok önleyici kısımda kuvvetli. Evinize sağlık görevlileri gelip meme kontrolü, çocuk sağlığı kontrolleri yapıyor.

Bir Cuma günü, Nathan’ın bize aldığı biletler ile Güney Afrika- Galler Rugby maçına gittik. İzlediğim en enteresan sporlardan biri olduğunu kabul etmem gerek. Korumasız ama çok sert bir oyun. Kuralları da inanılmaz karışık. Tüm bunlar bir kenara, biranı yudumlarken, taşkınlık yapmadan da maç izlenebildiğini görmenin değeri; paha biçilemez…

Rugby maçı seyircileri, arada bazıları (!) Güney Afrika’yı tutuyor olabilir.

Ertesi gün, yani Cumartesi; mesaiden sonra Londra’ya gitmeye çalıştım. 2006’dan beri muhtelif Avrupa ülkelerinde yaşayan, adında ve soyadında tüm Türkçe karakterleri barındıran canım arkadaşım Çağdaş’la, namıdiğer “Chad” ile buluşacaktım. Belirtmeden geçemeyeceğim, Birleşik Krallık son dönemlerin en yüksek enflasyonu ile karşı karşıya. %12. Gülmeyelim, adamlar bizim gibi alışık değil. Tren yolu işçileri grevde çünkü zam istiyor. Benim orda bulunduğum zamanda istiyor olmalarına moral bozmamalı, ne olursa olsun emekçi arkadaşların yanındayım. Lakin bir küçük detay var. Londra’da trenler durunca hayat duruyormuş, zor yoldan öğrenmiş bulunuyorum. Heathrow’ dan Çağdaş’ın evine normalde 40 pound tutması gereken Uber, yüksek talep nedeniyle 80 pound diyor. Bu arada boş yok. Neyse ki, Çağdaş evinden Uber tutup beni aldı, aksi taktirde 5 saat yürüme mesafesindeydi :). Yine bir dip not; her ne kadar çalışmaması durumunda hayat dursa da, Birleşik Krallık’ta toplu taşıma, özellikle de Londra dünyanın en büyük ulaşım sistemlerinden birine sahip. Tarihteki ilk metro sistemi de 1863 yılında devreye giren Londra metrosu. Ülke baştan sonra gerçek anlamıyla demir ağlarla örülmüş durumda.

Bir hafta daha canımı dişime takıp çalıştıktan sonra ödülüm Cuma gecesi geldi. Ana ve Andre ile öyle güzel bir gece geçirdik ki sanki 18 yaşımıza dönmüşçesine eğlendik. Her güzel şeyin sonunun geldiği gibi bu seyahatin de sonu içilen biralardan sonra zor da olsa geldi. Ama enseyi karartmadım, 3 hafta sonraya vizem de bitmeden, bu sefer sadece gezmeli bir seyahat daha beni bekliyordu.

Barry Silikon Tesisimiz, Portekiz’den arkadaşlarım Ana, Andre ve bendeniz

Bu sefer Stansted Havaalanına indim. Elimde bavul ile direk şehre; aç olduğum için de doğru Borough Market’e yollandım. Tıka basa doyduktan sonra London Bridge’ten geçip bir The Whisky Exchange’e uğradım. Sanırım öldüm ve cennete düştüm. Çok heyecan yapmamam lazım, daha bunun İskoçya’sı var. Covent Garden’dan küçük çaplı bir alış veriş yaptıktan sonra Milroy’s of Soho’ya gittim. Burası çok enteresan bir mekan. Kütüphanenin arkasına gizlenen kapıdan geçerek alt kata iniliyor, birbirinden güzel kokteyller içilmeyi bekliyor. Çağdaş’la buluşup yine Soho’da olan The Toucan Bar’a gitmeye çalıştık, içeride bir Bağcılar metrobüs havası olduğu için karşı kaldırımında ayakta kokteyl havasında durmayı tercih ettik. Düşünülenin aksine gayet girişken İngiliz arkadaşlar ile koyu muhabbetler ettikten sonra geceye noktayı koyduk.

Milroy’s of Soho ve muhteşem kokteylleri. Hep demişimdir, kadehte durduğu gibi durmuyor…

Ertesi gün hava çok güzeldi, biz de vakit kaybetmeden Notting Hill’e ve Portobello Pazarına gittik. İstiridyelerimizi cin tonik eşliğinde yedik. En sevmediğim içkidir ama yalanım yok, burda içtiğim gayet güzeldi. 18:00’daki Blanchette rezervasyonumuza yetiştik ve çok güzel yemekler yedik. Akabinde çoğu insanın Ronnie Scott’s tavsiyesine rağmen çok turistik olduğunu düşündüğümüz için The Piano Bar Soho’ya gidip caz dinledik. Bir de çok meşhur Londra gecelerini görelim, Fabric’e gidelim dedik, ancak çok abartılmış olduğunu, müziğin vasat ve yaş ortalamasının 18-25 arası hiç bir ortak ruhu barındırmayan bir mekan olduğunu görünce girmemiz ile çıkmamız bir oldu. Halbuki bu konuda çok ümitliydim, üniversite dönemim boyunca kulüp kültürüne katkı sağlayan gençlerden biri olarak 90’larda House müziğin popüler hale gelmesinde çok büyük emeği olan Londra Kulüplerini bu şekilde görmek bende biraz hayal kırıklığına neden oldu.

Pazar günü tipik yağmurlu bir Londra sabahında kendimizi sokaklara attık. 24 km yol nasıl yürünüyor anlatayım; Kingsly Street, Picadilly Circus, Trafalgar Square, China Town ve yol üstünde King’s Cross İstasyonu.

Esas hedefim dünyanın en büyük kütüphanesi olan Londra Kütüphanesiydi. Michelangelo ve Da Vinci’nin orijinal taslaklarını gördüm. Ama amacım Magna Carta’nın orijinal 2 nüshasından birini görmekti. İngilizlerin en güzel becerdikleri şeylerden biri ellerindekini iyi korumak. 1215’ten günümüze korunabilmiş bir belgeden bahsediyorum. Gerçekten inanılmaz!

1215 yılından günümüzde kadar korunmuş Magna Karta Libertatum ve evet orijinal iki kopyadan biri

Camden Town’a geçtik. Sokakları, grafitileri, renk renk insanları ile Londra’daki en favori mekanlarımdan biri. Camden Market’te The Cheese Bar’da inanılmaz bir yemek yedim. The Regent’s Park, ordan da Daunt Books Kitapçısına geçtik. Benim için 4. Londra seyahatim gayet doyurucuydu.

Camden Town ve Gök Kuşağı- Hayat Renklerle Güzel

Birleşik Krallık ile ilgili hikayem özetle bu şekilde. Krallığı oluşturan her ülkenin de hikayesi kendine has. Galler halkının kibarlığı ve samimiyeti, İskoç halkının misafirperverliği ve benim gözlemlediğim kadarı ile aristokratlığı, İngiliz halkının centilmenliği gerçekten dikkati çeken özellikler. Birleşik Krallık içinde her kesime hitap edebilecek güzelliklere sahip. 15 yaşından farklı olarak orda yaşar mıyım sorusuna yanıtım eskisi kadar net bir evet değil ama şüphesiz ziyaret etmeye devam edeceğim ülkelerden biri.

OKUMALIK-DİNLEMELİK


Leave a Reply